Afyonprestij – Afyon Haber – Sondakika Afyon – Afyonkarahisar Haberleri- Afyon Gazeteleri – Gazete Haberleri

EFSANELER/SÖYLENCELER (10)

3 views
12 Aralık 2016 - 15:29
EFSANELER/SÖYLENCELER (10)

KAYIP ŞEHİR ATLANTİS EFSANESİ

1

Donna Rosenberg’in “DÜNYA SÖYLENCELERİ” kitabının önsözüne dönelim tekrar:

“Dünya söylencelerini incelemek, insanın bilgisini, anlayışını ve başkalarını değerlendirme olanaklarını zenginleştirir. Önyargılar, kültürel farklılıklara ilişkin klişelerden ve yan tutmaktan kaynaklanır. Dünya söylencelerini inceleyen bir kişi, her kültürün ayırt edici yönlerini öğrenir ve bu süreç içinde daha insancıl olur. İnsanların coğrafi dağınıklıklarına karşın, zaman içinde ne kadar benzer olduklarını görür.”

Ancak, dini inanışlarla efsaneleri/söylenceleri birbirinden ayırt etmek gerektir.

ATLANTİS EFSANESİ

Atlantik Okyanusu’ndaki muhteşem efsanevi ada Atlantis, Aralarından Eflatun’un da bulunduğu Antik Çağ’ın pek çok yazar ve düşünürünün eserlerinde anlatılmaktadır. Milattan yaklaşık 600 yıl kadar önce Atina’lı kanun koyucu Solon’a bir grup Mısırlı Rahip denizin ortasında bulunan fantastik bir krallıktan söz etmişlerdi. Bu rahipler, Solan’a bu krallığın 9.000 yıl kadar önce çok güçlü bir krallık olduğunu anlatmışlardı.

Eflatun’un anlattığı öyküde de Atlantis’in birbiri içine geçmiş bir kaç adadan oluştuğu söylenmektedir. Ortada bir su kanalıyla çevrili bir ada bulunmaktadır. Bu su kanalı da çemberimsi bir adayla çevrilmiştir. Tümü iç içe dokuz su ve dokuz da kara çemberi bulunmaktadır.

Atlantis hükümdarı, Yunan mitolojisinde Poseidon adı verilen deniz tanrısı Neptün’dür. Neptün burada karısı Cleito ile birlikte yaşamaktadır. Beş ikiz olmak üzere toplam on tane oğulları bulunmaktadır.Bu on erkek çocuktan Atlas adını taşıyan biri en ortada bulunan odanın kralı olur. Diğer dokuzu ise geri kalan çember şeklindeki dokuz adanın hükümdarı olurlar. Atlantis’in kralları ve halkı işte bu on çocuktan türemiştir.

Atlantis zengin ve müreffeh bir ülkedir. Atlantis kenti de kırmızı ve siyah taşlardan inşa edilmektedir…Kent çok güzel imar edilmektedir.Evleri belirli bir düzen ve uyum içinde yapılmaktadır. Evlerin çok güzel olmasına özen gösterilmektedir. Çatıları kırmızı bakırdan yapılmakta öyleki güneş vurduğunda hepsi prıl prıl parlamaktadır…Ortadaki ada en güzel inşa edilenidir.İki tane görkemli tapınağıyla gerçekten göz alıcıdır. Tapınaklardan biri Neptün ve Ceito’nun anısına yapılmıştır.Bu tapınağın çevresine altından bir duvar yapılmıştır. Yalnızca Neptün’ün anısına yapılan diğer tapınağın çevresinde ise gümüşten bir duvar bulunmaktadır. Çatısı ise fil dişinden, bakırdan altından ve gümüşten yapılmaktadır.

Fakat her güzel şeyin olduğu gibi Atlantis’in bu altın çağının da sonu gelmiştir.Bu nedense garip bir yazgıdır. Atlantis de bu yazgının dışına çıkamadı… Halk bu şaşaalı yaşam sonunda çok büyük bir yozlaşmaya uğradı. Bu yozlaşma sonunda disiplinlerini kaybettiler ve Atinalılar tarafından yenilmekten kurtulamadılar…

Ancak felaket bunlarla da bitmedi. Tanrılar Atlantisliler’in şımarıklığını daha büyük bir felaketle cezalandırmaya karar vermişlerdi. Ve bir gün ne olduysa oldu bir gece içinde okyanus bu dokuz çember şeklindeki adayı yuttu.

(efsaneler.net)

2

Atatürk ve Tarih – Kayıp MU ve Atlantis Uygarlıkları

Atatürk de Aktüel’in iddiasına göre Mu’lar hakkında araştırma yapmış/yaptırmıştı. Atatürk’ün iddialarına göre Atlantis ve Mu kıtasının batışı ile Nuh Tufanı arasında bağ vardı. Nuh peygamberin torunlarından birinin adı Türk’tü ve bu torundan Türkler ortaya çıktı.

Eğer bu teori doğruysa Atlantis gerçekten tamamen yok oldu ve dünyada şu an bir izi yok. Oysa Mu’dan yola çıkan Nuh peygamber Mu’nun çocuklarını dünyaya yaydı.

Yine bu teoriye göre Türklerin bir kısmı doğuya bir kısmı da batıya gitti. Atatürk’ün ve görevlendirdiği tarihçilerin tam olmayan bulgularına göre Doğuya gidenler Kızılderililer ve Güney Amerika halkı oldu. Batıya giden ve Asya’ya yerleşenler de şu anki Türk dediğimiz ırk oldu. Diğer ırkların da Mu’dan geldiğini düşünüyordu Atatürk. Kullandığımız dilde benzerlik olduğunu iddia ediyorlardı tabi kullandığımız dil Mu dilinden türemiş olmalıydı. Bu durumda diğer Asya uygarlıklarından farkımızı açıklayamıyordu.

 

Atlantis, Atlas okyanusundaydı ve Mu da Büyük Okyanusta’ydı. Efsaneye göre Atlantis nükleer enerjide, Mu ise anti-madde teknolojisinde ilerlemişti. Avrupalıların Atlantis’ten geldiği iddia edilir. Tabi bu Nuh Tufanı ile örtüşmüyor.

3 KAYIP ŞEHİR ATLANTİS EFSANESİ

Nuh Tufanını kaynak olarak almazsan dünyanın Avrupa dışındaki tamamının Mu çocukları tarafından kuşatıldığını görüyoruz. Afrika, Asya’nın tamamı, Avustralya ve Amerika. Gerçi bu Kristof Kolomb’tan önce tabi. Şimdi birçok yer karışmış durumda.

(Hernan Gritsch)

Hemen hemen tüm halkların mitolojilerinde, Büyük Felaket (genelde tufan), Devler, Cüceler, İnsanların Devlerle Mücadelesi gibi ortak öğeler bulunmakta. Bu durum, hepsinin ortak bir kökten geldiği veya söz konusu mitolojik öğelerin gerçekten var olduğu yönündeki şüpheleri güçlendiriyor.

Cumhuriyetin kuruluş döneminde Atatürk’ün Türk Milletine yeni bir enerji ve hedef vermek yönünde kayıp MU kıtası ve MU halkı üzerinde araştırmalar yaptırdığı doğru.

Dönemin Meksika büyükelçisi Tahsin Mayatepek’in söz konusu araştırmalardaki payı büyüktür. Hatta kendisinin soyadı bizzat Atatürk tarafından verilmiştir. Maya dilinde “tepe” anlamına gelen “tepek” kelimesinden esinlenilmiş ve bu benzerliğin Mayalar ve Türkler arasındaki köken ilişkisine delil olduğu düşünülmüştür.

Kanaatimce bu benzerlik sadece tesadüfidir, çünkü eski Türk dilinde tepe anlamına gelen kelime “tüb” tür. Dağ anlamındaysa “Tav” kullanılmaktadır. Etimolojik olarak bu kelimelerin coğrafi farklılaşma dolayısıyla “tepek” kelimesine dönüşmesi zor görünüyor.

 

MU kıtası üzerine yapılan çeviri çalışmasına ulaşmak için Türk Tarih Kurumu’nun sitesine bakılabilir.

 

Atlantis’e gelince, bu konuda ilk yazılı eser olarak Herodot’un İstoriya’sı göze çarpar. Ayrıca Platon’un Devlet’inde de Atlantis adı geçer. Pek çok araştırmacının ilgisini çeken Atlantis konusu hala araştırılmaya devam edilmekte ve yeri konusunda çeşitli kestirimlerde bulunulmaktadır.

 

Homer’in destanlarından yola çıkarak Truva’yı bulan Schileiman düşünülürse, Atlantis’in bulunması da olası görünüyor bana..
Atlantis ve Tufan – Atlas zorlu bir baskı altında kaldı

Dünyanın bittiği bir yerlerde,

Güzel sesli akşam perilerin karşısında

Dimdik durup ayakta tutuyordu göğü

Başı ve yorulmaz kolları üstünde.

Akıllı Zeus’un ona ayırdığı kader bu”

Hesiodos    

 

 

 

“Sırtında taşıyacaktı hep

Ezici dünyanın zalim ağırlığını,

Göğün kemerini de.

Omuzlarındaki o büyük sütun

Toprakla göğü ayıracaktı;

Kolay değildi bunların taşınması.”

Hamilton  

 

Atlantis’in efsanesinin bir hayal ürünü olduğunu savunanlar onun tek dayanağının Platon olduğunu iddia ediyorlar. Platon’un yetiştirdiği Aristoteles ise, bu öykünün masal olduğunu inanlar arasındandı. Oysa bu öyküye inanan Platon’un başka talebeleri de olmuştur. Mesela, Platon’dan 33 sene sonra ölen Crantor, Sais’teki Mısır rahiplerinin bazı Greklere Atlantis tarihini üzerinde yazan iki demir sütunu gösterdiklerini yazmıştı. Akademi öğrencileri arasında asi olarak tanınan Aristoteles, bilime büyük katkılarda bulunduğu halde, bazı yanlışları yüzyıllardır bilimi geri tutmuştur. Aristoteles göktaşları inkar ederdi, ona göre gök yüzü mükemmeldir ve taşlar toprak elementin hâkim olduğu yerküreye aittir. Ayrıca, Pythagoras’un öğrettiği güneş merkezi (heliocentric) sistemi yerine dünya merkezi (geocentric) sistemini öğretmekle kilisenin Galeleo’ya karşı suçlanmalarına malzeme olmuştu.

 

Plutarkhos’a göre Sais şehrinde Solon’a ders veren rahibin adı Sonchis idi. İskenderiyeli Clemens’e göre bu aynı zamanda Pythagoras’a ders veren Mısırlı rahibin adıymış, bunların aynı kişi olmaları arada geçen süre açısından pek mümkün olmayabilir. Proclus’a göre Solon Sais şehrinde rahip Pateneit, Heliopolis şehrinde rahip Ochlapi ve Sebennytus şehrinde rahip Ethimon tarafından ders almıştı.

 

Platon’un hem Kritias, hem de Solon’la akrabalığı vardı. Ayrıca, kendisi de Mısır’ı ziyaret ederek birkaç yıl kalmış ve inisiye olmuştu. Onun için, bazı Atlantologlar onun Atlantis konusunu yazmadan önce, bu konuda bilgileri topladığı fikrindeler. Ancak, Platon’un açıkladığı öykü, benzer öykülerle ilginç bağlantıları vardır. Greklerin ve hatta Avrupa’nın en eski edebiyatı Homeros’un İlyada’sı ve Odysseia’sı, ve Hesiodos’un Theogonia’sıdır. Homeros Atlantis’in adını aldığı ve Platon’a göre onun ilk krallarından olan Atlas hakkında şunları söylüyordu, “Denizlerin göbeğinde bir adada, bol ağaçlı bir adada, bir tanrıça bulunmakta, kötü yürekli büyücü Atlas’ın kızı. Bütün denizlerin diplerini gören Atlas, yeri ve göğü birbirinden ayıran sütunları omzunda taşır”. Atlas konusunda (Homeros’ta tek söz edilen yer) bu kısa satırlarda onun deniz diplerini iyi bildiğini yazıyor. Bu onun yurdunun, deniz dipleri boyladığı anlamına gelen kadim bir hatıra olabilir mi? Kızı Calypso’un (Karaib adalarının Kalipso müziği adını ona borçludur) hüküm sürdüğü Ogygia adası Atlantis arda kalan bir ada olduğu düşünmek de mümkün. Grekçe’de Atlantis, “Atlan’ın kızları” anlamına gelir. Atlas’ın kızlarından biri Maya’ydı. Atlantalog Stacy-Judd’a göre bu Meksiko-Yucatan’daki Mayaların Atlantis bağının bir göstergesidir. Plutarchus’a göre Ogygia adası İngiltere kıyılarından beş günlük bir deniz seferi mesafesinde idi.

 

Atlas’ın dünyanın ucunda (batıda) yerle göğü ayıran sütunları tutuğu konusuna gelince, eski inançlardaki birçok mitolojilere göre, yaratılışta yer ve gök ayrılmıştı. Tufanda gök yere inmişti. Tevrat’ta bu konuda şöyle yazar, “Başlangıçta Allah gökleri ve yeri yarattı… Ve Allah dedi: Suların ortasında kubbe olsun, ve suları sulardan ayırsın. Ve Allah kubbeyi yaptı altında olan suları, kubbe üzerinde olan sularda ayırdı; ve böyle oldu. Ve Allah kubbeye Gök dedi”. O halde, kadim kozmoloji açısından Atlas’ın sütunları tutmakla tufanı oluşan sel sularını bir daha yeryüzüne inmesini önlemektedir.

 

Hesiodos ve başka Greklerin mitoslarında Atlas bir Titan’dı. Titanlar, Gök tanrısı Üranus ve toprak tanrıçası Gaia’nın birleşmesinden gelen yarı tanrı melez ve dev bir ırktı. Onlar merkezleri olan Othrys dağından Olympus dağındaki tanrılara karşı savaş açtılar ve yenildiler. Zeus onların her birine bir ceza vermişti. Titan Prometheus insanlara ateş yakmaya öğrettiği için (ışık getirdiği için), cezası Kafkas dağlarında ebediyen karaciğerinin kartallar tarafından parçalanıp yenilmesiydi. Diğer Titanlar yer altında Tartaros’e mahkum oldular. Atlas ise dünyayı sanıldığı gibi sırtında değil, göğü tutan sütunları taşımakla cezalandırılmıştı. Titanlar ve savaşları Platon’un kadim Atlantis Akdeniz savaşı ile benzer yanları vardır. Ayrıca ileride göreceğimiz gibi, Tevrat ve başka kutsal kitaplarda anlatılan tufan öncesi dünyaya benzer yanları da var.

 

Homeros destanının ilginç yanı yıllardır denizlerde, evinden uzak yaşayan Troya savaşının kahramanı Odysseia sürekli Atina’nın koruyucu Tanrıçası Athene tarafından deniz tanrısı Poseidon’a karşı himaye edilmesidir. Poseidon’de Platon’a göre kadim Grekler’in düşmanı Atlantis’in kurucusu ve Atlas’ın babasıdır. Bu da, Troya’nın aslında Atlantis’e bağlı olduğu konusunda bazı iddiaları desteklemektedir.

 

Hesiodos’a göre Atlas “beyaz adam” Yapetos’un oğludur. Yapetus’un kardeşleri de Kronos, Hyperion, Okyanus, Tethys ve Themis. Yapetus Nuh’un üç oğullarından biri olan ve aynı şekilde beyaz adam  anlamına gelen Yafes (Yafet) ile aynı olabilir. Tevrat’ı yorumlayanlara göre, o Avrupalıların ve Türklerin atasıdır. Belki de, Atlas mitos’u en kadim çağlarda kökenleri vardır, onun öyküsünün bütünü belki de Hesiodus’un zamanlarında da unutulmuştu. Belki de, bir çok mitoslarda olduğu gibi, bunları Grekler kendilerinden önceki Pelask ve diğer Akdeniz kavimlerinden almışlardı.

 

Efsanelere göre Atlas Batıda Hesperides adalarında yaşamaktaydı. Bu adalar Hesperos gezegeni olan Venüs’ün batıda gün batımında gözüken yüzdür. Efsaneye göre, Atlas’ın oğlu Hesperos yıldızları astronom olan babası gibi gözlemek için Atlas dağına tırmanmış. Rüzgar onu alıp gök yüzüne götürmüş. Bu bakımdan Tevrat ‘da Enok ve Kuran’da İdris’e benzer. Atlas’da üzüntüsünde Venüs gezegenine onun adını vermiş. Atlas’ın kızlar peri Hesperidler, Homeros’a göre batının en son durağında bu adalarda hüküm sürerler. Bu da, Atlantis’i anımsatır. Grek efsanelerinde Herakles’in dev yapısı, hayvan postaları, kullandığı kaba güç ve elinde taşıdığı sopa ile bir mağara adamına andırıyor. Aynı Sümer efsanelerde kral Gilgameş’in dostu Enkidu gibi. Mitolojide Herakles’e ceza olarak on iki görev verilmişti. Bu görevlerin çoğunda Herakles canavarlarla boğuşup, kaba güçle onları yeniyordu. Diodorus’a göre Herakles kadim bir çağda, Hindistan’ı vahşi ve saldırgan hayvanlardan temizlemişti. Herakles’in on birinci görevi Hesperides adalarında Ladon isminde bir yılanın koruduğu altın elmaları almaktı. Bu elmalar vaktiyle toprak tanrıçası Titaea tarafından Zeus’a hediye edilen bir ağaçta büyüyorlardı. Zeus bu ağacı Hesperides adasına koyarak Hesperidlerin (kızlarının) korumasına teslim etmiş. Ancak onların elmaları sürekli yemelerinden dolayı, yılanı ağacı korumaya görevlendirdi. Bu öyküdeki Âdem ve Hava öyküsüne benzerlikleri ilginçtir. Herakles Hesperides adasına gittiği zaman Atlas ile karşılaşır. Atlas göğü yerden ayıran sütunları taşımaktadır ve Herakles altın elmaları sorduğunda Herakles’in bir süre sütunları tutmasını, o arada kendisinin de altın elmaları alıp ona teslim edeceğini söyler. Bunu Herakles kabul eder. Atlas da söz verdiği gibi altın elmaları getirir, ancak döndüğünde sütunları tekrar omuzlamaktan kaçınır. Herakles omzundaki kemeri düzeltmek bahanesi ile yükünü bir süre için Atlas’a devretmeye teklif eder. Bu basit hileye kanan Atlas sütunları tekrar yüklenir, ama Herakles yükü tekrar kabul etmeyip yoluna devam eder ve altın elmaları tanrıça Athena’ya adar. Burada ezoterik olarak Poseidon-Atlas-Atlantis’ten Athena-Greklere bir devir gözükmektedir.

 

Altın elmalar konusu Konkiskador’ların Peru’yu fethetmeleri ile yeniden gündeme geldi. Onlar, İnka Kralı’nın sarayındaki bahçesinde, üzerinde altın meyveler asılı olan suni bir ağaç buldular. Hemen onu söküp İspanya’ya gönderdiler. Orada diğer İnka sanat eserleri gibi İspanyol krallının hazinesi için eritildi.

 

700 km uzunluğunda Atlas dağları Fas’tan Cezayir’e uzanır. Tarihçi Halikarnassus (Bodrum)’lu Herodotos (M.Ö.484-420) Platon’dan önce yaşıyordu. Herodot yazdığı tarihinde Atlas dağları hakkında şöyle yazıyor, “Her yanı sarp ve sivri bir dağdır, o kadar yüksektir ki, derler, tepeleri görülmez, doğusunu saran bulutlar, gerçekten, yaz kış dağılmazlarmış. Yerliler bunun bir gökyüzü direği olduğunu söylerler. Yerliler adlarını bu dağdan almışlardır. Gerçekten bunlara Atlant’lar denir. Canlı bir şey yemezler ve rüya görmezler”(33). Atlas da dağların hemen ardından Herakles sütunları (Cebellütarık), onun ardından Atlas Okyanusu geliyor. Belki de Atlantis’de gerçek Atlas Dağların batması ile Kuzey Afrika’daki Atlas dağları sonradan isimlerini aldı. Herodotos’a göre Herakles (Herkül) mitosunu Grekler Mısır’dan almışlardı. Ona Mısırlı rahipler, Herakles’in Amasis’den 17.000 sene önce yaşadığını anlatmışlar. Diodorus’a göre Herakles Hindistan’da bir kralmış ve astronomi öğrenmek için (Atlantis’teki) kral Atlas’ın yanına gelmiş.

(http://ejje.blogcu.com/ataturk-ve-tarih-kayip-mu-ve-atlantis-uygarliklari/4381044)

(Devam edecek)

HABER HAKKINDA GÖRÜŞ BELİRT
Yorum Yok
YASAL UYARI! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen kişiye aittir.

Sitemizde yayınlanan haberlerin telif hakları gazete ve haber kaynaklarına aittir, haberleri kopyalamayınız.