DOLAR 8,2877
EURO 9,7603
ALTIN 500,18
BIST 1.127
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
Afyon 18°C
Sağanak Yağışlı
Afyon
18°C
Sağanak Yağışlı
Cum 18°C
Cts 15°C
Paz 16°C
Pts 15°C
YAZARLAR TÜMÜ

YİTİP GİDEN

Turan Akkoyun
Doç. Dr. Turan AKKOYUN 1965 Yılında İzmir-Beydağ’da dünyaya gelen yazar 1986 yılında Ege Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümünü bitirdi. Lisans üstü eğitimini aldığı Dokuz Eylül Üniversitesi Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Enstitüsünde 1988 yılında Yüksek Lisansını, 1993 yılında da doktorasını tamamladı. 1986-1988 arasında Konya Meram Anadolu Ticaret Lisesi’nde öğretmenlik; 1988-1994 arasında Ege Üniversitesi Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Bölümü’nde okutmanlık; 1994-1999 arasında Afyon Kocatepe Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi’nde Yrd. Doç. Dr. Olarak görev yaptı. Görevinden ayrılmak durumunda kaldıktan sonra da araştırmalarını ve hukuk mücadelesini sürdürdü. 2011 yılında İstanbul Bahçelievler Çobançeşme Anadolu İmam Hatip Lisesi’nde öğretmenlik görevini aldı. Danıştay’ın lehine idari mahkeme kararına onamasından sonra 2012 yılında tekrar öğretim üyeliği görevine geri döndü. Kitapları ve Afyonkarahisar ile ilgili çalışmaları şunlardır: 1. Milli Mücadele ve Türk İnkılabı, İnci Ofset, Konya 1994. 2. Türk İnkılap Tarihi, Afyon Kocatepe Üniversitesi yay., Afyon 1997. 3. Ömer Fevzi Atabek ve Afyon Vilayeti Tarihçesi, Afyon Kocatepe Üniversitesi yay., Afyon 1997. 4. Mehmet Saadettin Aygen’in Hayatı ve Eserleri, Afyonkarahisar Belediyesi yay., Afyonkarahisar 2012. 5. “Kuvâ-yı Millîye’nin (Zeybeklerin) Tasfiyesi ve Bu Yönde Afyon’daki Faaliyetler”, IV. Afyonkarahisar Araştırmaları Sempozyumu Bildirileri, 29-30 Eylül 1995, Afyon 1997, ss.119-123. 6. “Büyük Taarruza Dair Notlar”, Afyon Kocatepe Üniversitesi Organizasyonu, Afyon TV de konuşma, 1996. 7. “Ömer Fevzi Atabek”, Toplumsal Tarih, nr.41, Mayıs 1997, ss.56-61. 8. “İstibdat Devrinden 12 Mart’a Bir Ömür: Ömer Fevzi Atabek”, Afyon Kocatepe Üniversitesi Organizasyonu, Afyon Ticaret Odasında Konferans, Afyonkarahisar 1997. 9. “Sandıklı Tarihine Bakış”, Toplumsal Tarih, nr.47, Kasım 1997, ss.46-54. 10. “Afyon İlçelerinin Basın Tarihi Üzerine Bir Araştırma”, Güneyde Kültür, nr.107, Ocak 1998, ss.12-18. 11. “Meşrutiyet ve Cumhuriyet Devirlerinde Afyon Basınının Kökleşmesi ve Etkisi”, Toplumsal Tarih, nr.52, Nisan 1998, ss.46-53. 12. “Türkçe İbadete Geçiş, Tepkiler ve Anadolu Basınındaki Yankıları”, Tarih ve Medeniyet, nr.49, Nisan 1998, ss.32-36. 13. “Aile Arşivleri, Şehir Tarihçiliği ve Kültürel Değeri”, Toplumsal Tarih, nr. 55, Temmuz 1998, ss. 51-55. 14. “Emirdağ’daki Aşiretlere Mahalli Bir Yaklaşım”, Tarih ve Toplum, nr. 176, Ağustos 1998, s. 63-64. 15. “Milli Mücadele’de Cephe Hududu Olarak Şuhud’daki Faaliyetler”, Tarih İncelemeleri Dergisi, Ege Üniversitesi Edebiyat Fakültesi yay., C. XIV, İzmir 1999, ss. 79-100. 16. “Afyonkarahisarın Kadınanaları”, Tarih ve Toplum, nr. 183, Mart 1999, ss. 66-69. 17. “Dr. Mehmet Saadettin Aygen’in Afyon Kültür Hayatına Katkıları”, V. Afyonkarahisar Araştırmaları Sempozyumu Bildirileri 13-14 Nisan 2000, Afyonkarahisar, ss. 509-517. 18. “Nejdet Sançar ve Mehmet Saadettin Aygen’i Anlayabilmek”, Ural-Altay Kültür, İnsan Hakları Ve Dayanışma Derneği, konferansı, İzmir 2000. 19. “Bursa Erkek Liseli Bir Sima: Dr. Aygen”, I. Bursa Halk Kültürü Sempozyumu (4-6 Nisan 2002), Uludağ Üniversitesi yay., C. II, Bursa 2002, ss. 769-774. 20. “Uludağ’ın İsim Babası”, Tarih ve Düşünce, 2002. 21. “Ömer Abuşoğlu’nun Ölümü”, Ege Manşet, 2007.
21.01.2015
52
A+
A-

Herkesin ayrı bir yolu, mücadelesi ve imtihanı vardır. Ecdattan bugüne kadar böyle düşünülmüş, böyle olduğuna inanılmıştır. İnsanlar farklı unsurlarla imtihanın içine dalmış, yürüdükçe yükü ağırlaşmış, hafifleştikçe debelenmiş, durdukça dinamikliğini yitmiş, arkasına baktıkça kaybolup gitmiştir.

Yeni Türk devletinin kuruluşu onuncu yıla erdiğinde, ortadan kalkan son Türk devletinin başkentinde Cerrahpaşa’nın bir marangoz atölyesinin hemen üstünde yer alan ahşap, kira bir hanede telgraf bakımcısı Ömer Efendi ile ev hanımı Nazime hanımın ilk çocuğu olarak 19 Ocak günü dünyaya gözlerini açtı. Ailenin ilk ve tek çocuğu oldu. Üç yaşlarındayken çıkan Soyadı Kanunu vesilesi ile ailesi Kaner soy ismini aldı.

İktisadi yaşamdan sosyo-kültürel yaşama kadar hemen her alanda yeniden şekillenen Türkiye’de o ve ailesi fakir, zayıf, mücadeleler içinde yoluna devam etmek zorunda kalmıştır. Gayretsiz hiçbir şey elde edilemiyordu ama onların ki daha bir başka şekilde idi sanki. O yılların dünyası bir taraftan uzak ve yeni dünyadaki ekonomik kriz, diğer taraftan çalkantılar içindeki Almanya’nın silkelenişi karşısında kendi yağı ile kavrulma konusunda geçmişte defalarca başarılı olmuş, köklü Türk milletinin sessiz, sakin, gösterişten uzak  ama kararlı yürüyüşü içinde başlayan ayakta kalma mücadelesi elbette bir başka gelişecekti.

Bebeklik, çocukluk yıllarını belki de hiç yaşayamadı. Bugün için; çocukların tek başına okula bile gönderilemediği yedi yaşında ekmek torbası boynuna geçirildi. Dünyanın kısır, korkunç ve sonunda bütün beşeriyetin çok şey yitireceği ikinci genel savaşı başlamıştı.

Dahil olan ya da olmayan her topluluk savaştan olumsuz nasibini almış, kaos, ıstırap, açlık, kıtlık sefalet bir birini izler hale gelmişti. O yıllara dair hatıralar sanki destan çağlarında anlatılanlara benzetilmektedir. Arasına hiçbir uç bilgi eklenmeden o dönemde ilerlemeye başladı. Bireylerin çizgisi de evrensel çizgi ile aynı yönde gelişiyordu. Ailesine geçindirmek zorundaydı yaşı ne olursa olsun erkekti, tek çocuktu.

Yuvayı yürüten dişi kuş olduğundan ailede sıkıntıyı hissedenlerin başında annesi gelmekteydi. Yaşına başına bakmadan konu komşuya çamaşıra gidiyor, bulup buluşturmaya yetiştirmeye çalışıyor, kesilmiş ormanlardan odun topluyor, tahta peşinde koşturuyordu. Bu yaşam çizgisi anacığını yıpratmış, erkenden ihtiyarlatmıştı.

Çocuk yaşına bakmadan iş dünyasına katıldığı Şehzadebaşı’nın köklü Ferah ve Turan sinemalarında fıstık, çekirdek, gazoz sattı. Muhtemelen birileri de kendisine kol-kanat gerdi. Kim bilir perdedekileri izlerken neler hissetmişti. Belki de filmin öncesi ve verilen aralar onu daha fazla heyecanlandırıyordu. Gece matineleri bir hayli ilerlemiş saatlere kadar sürüyordu. Geç vakitlerde evine gidemediğinden sinemaların tahta sandalyelerinde yatması, üşüdüğünde sinemanın perdelerini yorgan niyetine kullanması da işin çabasıydı. Hamama giren terlerdi. Sinemadaki terleme böyle cereyan etmekte idi.

Savaşın dünya gündemini belirlediği yıllarda sinemalarda fıstık, çekirdek, gazoz satarak kendi derdine düşerek bir çokları gibi o da II. Dünya Savaşının sona erdiğini fark bile edememiştir. Harp çok şeyleri götürmüş olsa da ülkemize demokrasi serpmesini getirmiş, böylelikle demokratik toplumlardaki kültürel ve sanat gelişmeleri doğru ya da yanlış yaygınlık kazanma noktasına gelmiştir.

Hep Tiyatrodan sonra sinema arzulanmış, tanınmış buraya geçilmişti. Sinema salonlarının boynu bükük ufaklığında ise tersi cereyan etti. Birkaç yıl çalışmaya devam ettiği sinema salonlarında gişelerde bilet satışı, film yazıhanelerinde temizlik işlerini yaptı.

Yerleri süpürüyor, masaları, dolapların tozlarını alıyor, yapılacak çekimleri gerçekleştirecek kameraları tek başına sırtında taşıyordu. Bunları yaparken on üç yaşından daha küçük bir yaşta bulunmaktaydı. Kim bilir büyümüşte küçülmüştü sanki.

On üç yaşına geldiğinde Eyüp Halkevi Tiyatrosunda Süt Kardeşler ile Mozambik isimli oyunlarda sahne aldı. Sahne almasıyla hayatının dalgalanması bir oldu, ama bir türlü durulamadı. Durulması mümkün olmayan denizde fark etmeden mesafe alarak ileriye fırladı. Yeni durumunu bilhassa yanında çalıştıklarını tedirgin etti. Kendi kontrolleri dışında bir gelişmeye izin vermeye kimsenin niyeti yoktu.

Tersine olan gelişme diğerlerine benzediğinden hayat bundan sonra onda da aynı istikamette, çok süratli işlemeye başladı. Kendisini akışın istikametine, gücünü, getirisini, götürüsünü, kazancını, kaybını dikkate almaksızın kaptırdı. Eyüp Halkevi Tiyatrosunda sahne aldığında gördüğü ilgi ile bir anda kendi beyaz perdede buluverdi. Zaten sinemanın oldukça yakınlarında ter döküyor, debeleniyordu. Sinema, tiyatrodakilerin doğal geçiş basamağı gibiydi. Başrolde oynadığı filmleri arka arkaya sıralayıverdi. Sadece oyuncu değil yapımcı, senarist, yönetmen olarak Türk sinemacılığı içinde yer buldu.

İktisadi bir işletme olan sinema, bir eğlence aracı olarak görüldüğünden öncelikle gelenlerin buradan zevk alması, burada mutlu olması gerekiyordu. Salonda iken gülmeye gelenlerin seyrettiği tür komedi filmleridir. Parasını ödeyerek gülenler, kendisini güldüreni de sevmişlerdir. Komedi starlarının sevilmemesi mümkün değildir.

Genç yaşlarda karşısında durduğu milyonları güldürüp film film peşinden sürüklemiştir. Pek çok örneğinde görüldüğü üzere sevenlerin ödedikleri seyir ücreti setten sete koşan sanatçılara değil, yapımcılar ile bölge dağıtıcılarına akıyordu.

Beyaz perdede yer almaya başladıktan çok kısa bir süre sonra Benzincinin Aşkı filminde üstlendiği görev baş rol, müşterinin gösterdiği ilgi oldukça yüksek olunca bir anda sinema severlerin gönlündeki yerini aldı.

Film işletmeleri gişeyi lehlerine gördüklerinde yeni çekimleri hemen hayata geçirirdi. Arka arkaya Üsküdar İskelesi, Gol Kıralı, Çocuk Hırsızı filmlerinde başrol oynadı. İlk filmde Fatma Girik, ikinci Filmde Serpil Gül, son filmde Kadir Savun ile başrol oynadı.

Grafiği süratle yukarıya doğru tırmandı. 1958 yılında bir, 1959 yılında on iki, 1960 yılında yirmi sekiz, 1961 yılında yirmi dokuz toplamda yüze yakın filmde görev aldı. Senaryo yazdı, filmler yönetti.

Artık çok kısa bir müddet evvel yaptığı gibi sinema kapısında bilet kesmiyor. Film şirketlerinde temizlik işleri ile uğraşmıyor, masalardan toz almıyordu. Geldiği noktada kalabilmesi için direncinin de yükselmesi gerekiyordu. Zira koca dağın zirvesindeki duman da büyük oluyordu. Sonradan ulaşılan noktalar hizmet için bir avantaj olmuşsa da genellikle kişinin kendisini göremeyecek kadar kendisine yabancılaşmasına sebep olabilmektedir. Ama işi tek başına gerçekleştirilebilecek nitelikte değildi.

O yıllarda filmler kısa bir zaman zarfında çekilirdi. Hatta sanatçıların bir filmdeki kamera karşısından diğer filmin kamerası karşısına yetişmesi bazen mümkün olamıyordu. O da bir gün içinde üç dört film setinde birden çalışma temposuna girişti.

Hayatın günümüzdeki kadar seri işlemediği o dönemlerde bunu elbette uykudan yaptığı fedakarlıkla sağlayabiliyordu. Uykusuz devam edebilmek mümkün değildi. Araba fren tutmamaya başladığında, ilk önce dış aksesuarlara zarar vereceğinden onda da böyle gelişti.

Beyaz perdede durum böyle şekillenirken başkaları onu kabulenemiyorlar veya kabullenmek istemiyorlardı. Nasıl ki bir anne için evladı ne kadar büyürse büyüsün o hep küçük kalmaya mahkum sayılmışsa, o da yanlarında büyüttükleri bir çocuk gibi görülmüş olmalıdır. Eskiden olduğu gibi hizmet etmiyorsa etmesin ama yukarıya da geçmesin.

Konumu yükseldiğinde olaylara bakışında da değişme kaçınılmazdı. Babasının ölümünden hekimleri sorumlu tutup, pek yakın hissetmediği alkole doğru bir kayma meydana geldi. Kötü hususların ve alışkanlıkların yaygınlık kazanması hem daha kolay, hem daha hızlı, haliyle hasarı da kalıcı olmaktadır. Alkole başladıktan sonra durmaksızın devam etti. Adeta nefes almadan, gece gündüz ayırmadan içti.

Bu belaya kimisi neşeli olduğundan kimisi de üzüntülü olduğundan sarılırken, bela sarıldığı kişiyi kolay kolay bırakmamıştır. Yoldaşlığı devam ettiği müddetçe kişiden geri gelmeyecek pek çok şeyi alıp götürmüştür.

Kendisinden kaçıp kurtulmak, unutmak, dertlerinin sona ermesini, neşeli, mutlu olmak, istediklerinin gerçekleşmesini istiyor, içiyor ve daha fazla içiyordu. Kurtuluştan ziyade tutsak halde kalıyordu.

Perdede izleyenler para ödeyerek gittikleri sinema salonlarında gülüyorlar hem de kendinden geçercesine, kırılıp gülüp eğleniyorlar, onları bu duruma getiren ise gülmez gülemezdi. Beyninde takılıp kaldığı bazı hususların olduğu olumsuzlukların daha fazla etkisinde kaldığı anlaşılmaktaydı.

Alkolun bitirmediği insan olmadığı gibi yanından kovmadığı iyilikler de yoktur. Etrafında sevgi, şevkat, samimiyet, doğruluk ve dürüstlük bekliyordu. Oysa bağımlılığı iyiliklere kapılara kilit vurmuştu.

Sonunda iyice kabuğuna çekildiğinden yanına yaklaşan olmadı. Öylesine yapayalnız kaldı. Hayattakinin aksine cenazesi nadir insana nasip olacak şekilde inanılmaz derecede kalabalık bir cemaatle kaldırılmıştır.

1950 li yıllarda sanat da yükseldi. Bu süreçte belki de en önemli hamlesi 1953 yılında sözlendiği, 1956 yılında nişanlandığı Ender hanım ile 1959 yılında evlendi. Bu evlilikten 9 Eylül 1961 tarihinde Aşkın ile Taşkın isimli ikizleri bir kız bir erkek evlatları dünyaya geldi. Aslında güzel şeylere de sahip olmuştu. Denildiği gibi alkolün yitirip götürmediği insan, kurutmadığı aile ocağı yoktu.

Girişimci özelliği ile cesaretinin bir arada olduğu da görülmektedir. 1948 yılından sonra hızlı bir artış gösteren sinema ve film çalışmalarına da bir aralık Fikret Hakan ile Sahne 8 i kurarak bizzat kendisi de işletmeciliğe iştirak etmiştir. Şansını Anadolu sahnelerinde de zorlamıştır.

30 yıl 7 ay 25 gün gibi kısa bir ömür yaşadıktan sonra 25 Ağustos 1963 günü bir arkadaşının evinde 3 tüp nembutal içerek intihar etti. Çünkü çok genç olmasına karşın yapımcılar kendisine sırt çevirmişlerdi. En azında bunu böyle kabul ediyordu. Yalnızdı çoğunlukla yalnız yaşamıştı ama cenazesi ender rastlanan bir kalabalığın iştirakiyle kaldırıldı.

Bireyin başladığı yer çok önemli olmamakla beraber duruş noktasıyla ilerlediği istikamet, vardığı nokta ile arakasında bıraktıkları önemlidir. Hep böyle olmuştur.

Doç. Dr. Turan AKKOYUN

Afyon Kocatepe Üniversitesi

Atatürk İlkeleri ve İnkılâp Tarihi Bölüm Başkanı

 

 

YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.