Afyon | Afyon Haber I Sondakika Afyon – AfyonPrestij.com

bahis siteleriasyabahis asyabahissıcak sohbet hattiporno filmler

YENİDEN

YENİDEN
Turan Akkoyun
Turan Akkoyun( [email protected] )
Doç. Dr. Turan AKKOYUN 1965 Yılında İzmir-Beydağ’da dünyaya gelen yazar 1986 yılında Ege Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümünü bitirdi. Lisans üstü eğitimini aldığı Dokuz Eylül Üniversitesi Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Enstitüsünde 1988 yılında Yüksek Lisansını, 1993 yılında da doktorasını tamamladı. 1986-1988 arasında Konya Meram Anadolu Ticaret Lisesi’nde öğretmenlik; 1988-1994 arasında Ege Üniversitesi Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Bölümü’nde okutmanlık; 1994-1999 arasında Afyon Kocatepe Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi’nde Yrd. Doç. Dr. Olarak görev yaptı. Görevinden ayrılmak durumunda kaldıktan sonra da araştırmalarını ve hukuk mücadelesini sürdürdü. 2011 yılında İstanbul Bahçelievler Çobançeşme Anadolu İmam Hatip Lisesi’nde öğretmenlik görevini aldı. Danıştay’ın lehine idari mahkeme kararına onamasından sonra 2012 yılında tekrar öğretim üyeliği görevine geri döndü. Kitapları ve Afyonkarahisar ile ilgili çalışmaları şunlardır: 1.Milli Mücadele ve Türk İnkılabı, İnci Ofset, Konya 1994. 2.Türk İnkılap Tarihi, Afyon Kocatepe Üniversitesi yay., Afyon 1997. 3.Ömer Fevzi Atabek ve Afyon Vilayeti Tarihçesi, Afyon Kocatepe Üniversitesi yay., Afyon 1997. 4.Mehmet Saadettin Aygen’in Hayatı ve Eserleri, Afyonkarahisar Belediyesi yay., Afyonkarahisar 2012. 5.“Kuvâ-yı Millîye’nin (Zeybeklerin) Tasfiyesi ve Bu Yönde Afyon’daki Faaliyetler”, IV. Afyonkarahisar Araştırmaları Sempozyumu Bildirileri, 29-30 Eylül 1995, Afyon 1997, ss.119-123. 6.“Büyük Taarruza Dair Notlar”, Afyon Kocatepe Üniversitesi Organizasyonu, Afyon TV de konuşma, 1996. 7.“Ömer Fevzi Atabek”, Toplumsal Tarih, nr.41, Mayıs 1997, ss.56-61. 8.“İstibdat Devrinden 12 Mart’a Bir Ömür: Ömer Fevzi Atabek”, Afyon Kocatepe Üniversitesi Organizasyonu, Afyon Ticaret Odasında Konferans, Afyonkarahisar 1997. 9.“Sandıklı Tarihine Bakış”, Toplumsal Tarih, nr.47, Kasım 1997, ss.46-54. 10.“Afyon İlçelerinin Basın Tarihi Üzerine Bir Araştırma”, Güneyde Kültür, nr.107, Ocak 1998, ss.12-18. 11.“Meşrutiyet ve Cumhuriyet Devirlerinde Afyon Basınının Kökleşmesi ve Etkisi”, Toplumsal Tarih, nr.52, Nisan 1998, ss.46-53. 12.“Türkçe İbadete Geçiş, Tepkiler ve Anadolu Basınındaki Yankıları”, Tarih ve Medeniyet, nr.49, Nisan 1998, ss.32-36. 13.“Aile Arşivleri, Şehir Tarihçiliği ve Kültürel Değeri”, Toplumsal Tarih, nr. 55, Temmuz 1998, ss. 51-55. 14.“Emirdağ’daki Aşiretlere Mahalli Bir Yaklaşım”, Tarih ve Toplum, nr. 176, Ağustos 1998, s. 63-64. 15.“Milli Mücadele’de Cephe Hududu Olarak Şuhud’daki Faaliyetler”, Tarih İncelemeleri Dergisi, Ege Üniversitesi Edebiyat Fakültesi yay., C. XIV, İzmir 1999, ss. 79-100. 16.“Afyonkarahisarın Kadınanaları”, Tarih ve Toplum, nr. 183, Mart 1999, ss. 66-69. 17.“Dr. Mehmet Saadettin Aygen’in Afyon Kültür Hayatına Katkıları”, V. Afyonkarahisar Araştırmaları Sempozyumu Bildirileri 13-14 Nisan 2000, Afyonkarahisar, ss. 509-517. 18.“Nejdet Sançar ve Mehmet Saadettin Aygen’i Anlayabilmek”, Ural-Altay Kültür, İnsan Hakları Ve Dayanışma Derneği, konferansı, İzmir 2000. 19.“Bursa Erkek Liseli Bir Sima: Dr. Aygen”, I. Bursa Halk Kültürü Sempozyumu (4-6 Nisan 2002), Uludağ Üniversitesi yay., C. II, Bursa 2002, ss. 769-774. 20.“Uludağ’ın İsim Babası”, Tarih ve Düşünce, 2002. 21.“Ömer Abuşoğlu’nun Ölümü”, Ege Manşet, 2007.
31 views
17 Ağustos 2015 - 8:42

İleriye doğru çıkmaya çalışılırken, o anda ihtiyaç duyulanların kullanımı, ardından bir kenara bırakılması ya da sonrasında ona gereksinim kalmaması nedeniyle ondan kurtulmak istenmesiyle kıymet tüketilmiş hale gelir. Yani üretilmiş, değerlendirilmiş ya da değerlendirilmemiş kullanım süresi dolmuş nihayetinde tüketilerek geçmişe terk edilmiş olur. Bunun hemen her alanda böyle olduğu görülmektedir. Terk edilememesi durumunda fert ya da toplum için bir kambura dönüşür. Normal şartlarda sadece tarih biliminin konusu haline gelmiştir.

İlgisi yokmuş gibi görünen bir iktidar esnasında, 1896 yılından itibaren dünya ile aynı anda takip edilmeye başlanan yüzyılı aşkın bir zamandır da film üretilen sinema sektörümüz açısından ileri hamleler, ihtiyaçlar, kenara bırakılma, tüketme, kamburlaşma konularına temas etmek kültürel rengimiz açısından faydalı olacaktır.

Öncelikle sektörde ileriye doğru atılan hamlelerde uzun süre sahada boy gösteren sınırlı sayıda yönetmen ve yapımcının tükenmemesi, tüketilememesi gibi garip bir durum yaşanmıştır. Serüven adamlarının azlığı, toplumda önceliklerin başka olması bu sonucu doğurmuş olmalıdır. Türkler son yüzyıllarda sanat alanında serüvenciliği cazip görecek bir süreç yaşamamış, zorunda kaldığında zaten hakkı olan kısmını kurtarabilme başarısıyla kendini mutlu etmesini bilmiş daha fazlasının ardına düşmemiştir. Dünyayı şaşkına çevirdikten çok kısa bir süre sonra yaşadıkları yaylalara geri dönmüşlerdir. Sahne ya da perdedeki rolleri de başkaları işgal etmiştir.

Sinemamız hakkında girişte işaret edilen tüketime, tüketilmeye en uygun kısım oyuncular olsa gerektir. Durumları gereği en fazla enerji harcaması gerekenler onlar olduğu gibi en fazla da rağbet edilen, yerine geçilme gayretine girilen, bu yolda yuvaları, aileleri terk edilerek, kapasiteli ve kapasitesiz sinsi tuzakların ağına düşülen noktada da maalesef bunlar yer almıştır. Düşler alemine gerçekleştirilen adımların çoğu hiçlere dahil olma ile sonuçlanmıştır. Daha önce de çeşitli yerlerde ifade edildiği üzere bu hususta çok ciddi çalışmalar yapmak bilimsel katkılar sunmak gerekli hale gelmiştir.

Edebiyattaki roman türünün bir uzantısı olarak perdeye aktarılmasıyla ortaya çıkan eserler devirler değişmesine karşılık genelde ilgi görmüş, böylelikle aynı ürün başka bir alanda yeniden tüketilmiş olmaktadır. Kulvarında kısırlığın göstergesi kabul edilebilecek perdedeki tüketim, kendi alanında ilk olmaktadır. Konuyu iki ayrı cepheden değerlendirmek daha gerçekçi görünmektedir. Zira kitap halindeki eserin piyasadaki talebe göre yeni baskıları yapılmakta sıcaklığını korumaktadır. Gideri de çok kısa zamanda karşılanmaktadır. Oysa sinema sektöründe böyle bir gelişim ne yazık ki mümkün olamamaktadır.

Perdeye tasarlanan, ardından aktarılan eserin hazırlık aşamasından itibaren ortaya çıkan maddi açıdan yüklü külfeti, bütçenin kabarıklığı, en yürekli yapımcılarda bile geri dönüşüm endişesi ortaya çıkarması, kasada oluşması muhtemel menfi sonuçların her zaman dikkate alınması onun yeniden üretimini neredeyse mucizelere bağlı hale getirmektedir. Böyle olmakla beraber bunun kesin kural olmadığını gösteren örnekler bulunmaktadır.

Birinci Dünya Savaşı içinde Çanakkale, Kafkasya, Mukaddes Topraklar, Filistin, Suriye, Kut’ül-amare, Galiçya, Makedonya, Romanya gibi cephelerde ayrı ayrı acılar, hatıralar bırakan Türk Milleti ülkesini bir varlık kavgası demek olan Milli Mücadele ile kurtarabilmiş, ardından bunu tüm dünyaya tanıtmıştı. Toplum olarak bir nevi son imkanlarını tüketmişti. Tüketilenler imkanların yanında hayallerdi. Büyük tarihi birikimin ortaya çıkardığı tecrübe, mutlak varlığa teslimiyet sineye çekilme gibi bir tercihe dönüşmekteydi.

Birkaç cümleye sığdırılmaya çalışılan bu realite, küçük fasılalar hariç on bir yıl aralıksız, cepheden cepheye olmaktan daha ziyade kıtalararası süren, acılarını bile yaşayamadan birbirine eklenen savaşlar silsilesi elbette edebiyatçılar için yüzyıllarca ilham kaynağı olmaya devam edecektir. Gücünü – takatini tüketmiş insanımız, bundan sonra yeniden ayağa kalkabilmek “atlarını pınarın ta kaynağından sulayabilmek” için uzaklara gitmeye gerek duymayacak, onu hep içinde hissedecekti. Yapısı gereği yaşadıklarını, yaptıklarını kaleme almayan, kahvehanelerde dillendirmeyenlerin, çağların üzerinden atlayarak günümüze kadar dünyayı aydınlatanlardan “ismimizi söyleyecek ne yaptık?” diyenlerin yerine başkaları onu “canlandırma” yoluna gidecekti.

Çanakkale ya da Milli Mücadele ile ilgili ne kadar çok film çekilirse çekilsin iş ciddi tutulduğu taktirde tüketilecek, tüketilmesine rağmen yeniden tüketilmesi için üretilebildiği takdirde yine talep görecektir. Bu fikrin çok iddialı olmadığını konu ile ilgili az çok bilgisi olan herkes kabul etmektedir. Gerçekten de farklı niyet ve bakış açılarına rağmen yapılan denemeler fikrimizi teyit edecek sonuçlar ortaya çıkarmaktadır. Su akış istikametine bırakılmadığı takdirde suni barajlama yöntemleri tabloyu başkalaştırmaktadır.

Edebi eserlere sinemamızın ilk yıllarından itibaren perde ilgi gösterildiğini ifade etmiştik. Yakup Kadri, Peyami Safa, Halide Edip’in eserleri buna verilebilecek en güzel örnektir. Boğaziçi Esrarı, Sözde Kızlar, Ateşten Gömlek filmleri tamamen sözü edilen edebiyatçılarımızın eserlerinden uyarlanmıştır. Sinemamızın vücuda getirilmesi aşamasında çekilen Peyami Safa’nın eseri 45 yıl sonra yeniden perdeye uyarlanarak bir kere daha tüketime sunulmuştur.

O günün imkanları ve teknik yapısı ile hazırlanıp oluşturulan filmler, toplumun hiç olmazsa bayramdan bayrama eğlencesi arasında karşılıklı imkansızlıklardan yararlanılarak tüketilip gitmişti. İnsanımız kıt imkanlar içinde bayramı bayram yapmasını bilmişti.

İkinci Dünya Savaşı sonrasında sinema sektöründe edebi eserlere çok daha fazla rağbet gösterildiği anlaşılıyor. Savaşın sonlarında perdeye aktarılan Vurun Kahpeye dört yıl sonra bir kere daha izleyicilerin beğenisine takdim edilmiştir. Sistemli olmasa bile yönetim anlayışını destekleme düşüncesinden de hareket edilmiş olmalıdır. Sonraki dönemlerde esere duyulan ilgi oldukça yüksek olduğundan iki kere daha perdeye aktarılır. Aynı süreçte de roman okuyucuları tarafından ilgi ile okunan çok beğenilen Çalıkuşu, Yaprak Dökümü, Dokuzuncu Hariciye Koğuşu beyazperde kervanına dahil olur.

Beyaz perdeye uyarlamada her zaman yeni edebiyat türünün köklü, anıt isimleri üzerinde ısrarcı davranılmamış, piyasada ilgi ve rağbet gören romanların tercih edilmesi de söz konusu olabilmiştir.

Sinemamızda eserleri perdeye uyarlanan edebiyatçılarımız arasında Muazzez Tahsin Berkand, Kerime Nadir, Esat Mahmut Karakurt miktar bakımından diğer yazarlara oranla daha farklı nitelikler ortaya koymaktadır. Gündelik hafızalarda ağırlığını koruyan eserlerin sayısı bakımından önde oldukları gibi sık aralıklarla birkaç defa filme alındığı da olmuştur. Bülbül Yuvası, Küçük Hanımefendi, Kezban, Mualla, Aşka Tövbe, Hıçkırık – Son Hıçkırık, Sokaktan Gelen Kadın, Ömrümün Tek Gecesi bunlardan ilk akla geliverenlerdir.

Düşünce anlamında solun gelişmesi yapımcıları harekete geçirmiş, Orhan Kemal’in Avare Mustafa, Murtaza ile Fakir Baykurt’un Yılanların Öcü ikişer defa perdeye aktarılmıştır. Her seferinde yankı bulmuştur.

Perde açısından yeniden üretilip tekrar tekrar tüketilenlerin türleri farklıdır. Özellikle tarih ve edebiyat türlerinden hareket edilecek olursa Tarkan, Kara Murat, Malkoçoğlu, Battal Gazi, Dadaloğlu, Hababam Sınıfı, Ayşecik ana başlıklarının altlarına ekleniveren yeni isimlerle ile piyasaya, tüketime sunulmuştur. Yeniden tüketime sunmayı konu ile sınırlamamak gerekmektedir.

Tarih konusunda Ortaçağın bitişi, Yeniçağın başlangıcı kabul edilen İstanbul’un Fethi hem yapımcı, hem de müşteri bakımından bıkıp usanmaksızın tekrar tekrar üretilmiş, talepte ve tüketiminde zorluk yaşanmamıştır.

Filmlere gösterilen ilgiler ikinci defa tüketime sunulmada etkili olmuştur. Bu hususta Halk edebiyatı ürünleri biraz daha öne çıkmaktadır. Köroğlu, Keloğlan, Leyla ile Mecnun, Dertli Pınar filmleri en iyi örnekler arasında yer almaktadır.

Bazı filmler de yazarına ve konusuna bakılmaksızın perdeye aktarıldıktan sonra yeniden uyarlanmaktadır. Üvey Ana filmi dört yıl içinde ikinci defa çekilmiştir.

Toplumun dillendirmesinden esinlenerek isimlendirilip görsel bir şekilde afişe edilen, böylelikle kasanın kabarık olması hedeflenen Damga, Sürtük filmleri de pek çok farklı tarzda izleyicinin tüketimine sunulmuştur.

Avrupa ve Amerika’dakilerden farklı olarak artist ve aktörlerinde tüketime sunulduğunu belirtmekte fayda vardır. Sanatçılar halkın zihnine kazınmış, realiteden bir hayli uzak bir şekilde rahat ve konforlu yaşantının birer simgesi gibi algılanmıştır.

1975 yılı Hababam Sınıfı için mühimdir. Hem eser, hem yönetmen açısından tekrar yenideni başlatır. Yıl bile atlamadan Hababam Sınıfta Kaldı çekilir. Bir yıl ardından Hababam Sınıfı Uyanıyor seriye eklenir. Her geçen yıl yenisi çıkarılır: Hababam Sınıfı Tatilde, Hababam Sınıfı Dokuz Doğuruyor. Üç yıl sonra da Hababam Sınıfı Güle Güle sanki sona ermiş intibaı verse de talepler ve de yeni bir şeyler üretmedeki sıkıntıdan günümüze kadar seyrini sürdürür. Aynı şekilde sürümden dolayı çok pahalı olmayan tarihi filmler ardı ardına sıralanmıştır.

Daha yakın zamanlarda da güncel bir ifadeyle reytingi yüksek olan diziler de seriye bağlanmış bir şekilde sinema severlere sunulmuştur. Hazır izleyicisi olan dizilerden perdeye uyarlananlar olmuş, kasaya göre yenileri izlemiştir.

Yeniden üretilip tüketildiği halde tekrar tüketime sunulan filmlerin süreklilik ve şekillenmede katkı yaptıkları unutulmamalıdır. Eserler vizyonda iken farklı değerlendirilmeye tabi tutulurken, aradan zaman geçtikten sonra kültürel cepheden ele alınır hale gelmektedir.

Doç. Dr. Turan AKKOYUN

Afyon Kocatepe Üniversitesi

Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Bölüm Başkanı

short haircutsshort hairstylesshort haircuts for black womenshort haircuts for womenfarmasi üyelikfarmasi katalogfarmasi kayitweb tasarımkurumsal web tasarımweb tasarım fiyatları

web tasarımweb macawwebmacawmacaw webmacawwebmacawpendik web tasarım

tabelatabela modelleritabela örnekleritabela fiyatlarıtabela çeşitleriprefabrik evprefabrik ev modelleriprefabrik fiyatları

kurtköy escorttuzla escortpendik escort

truvabettruvabet giriş

Sitemizde yayınlanan haberlerin telif hakları gazete ve haber kaynaklarına aittir, haberleri kopyalamayınız.

buy Instagram views

escort mersin
canlı maç izle