DOLAR 7,9014
EURO 9,4142
ALTIN 461,04
BIST 1.333
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
Afyon 8°C
Sisli
Afyon
8°C
Sisli
Cum 10°C
Cts 10°C
Paz 11°C
Pts 10°C
YAZARLAR TÜMÜ

İÇİMİZDE BİZDEN OLMAYAN NAZARLAR

Turan Akkoyun
Doç. Dr. Turan AKKOYUN 1965 Yılında İzmir-Beydağ’da dünyaya gelen yazar 1986 yılında Ege Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümünü bitirdi. Lisans üstü eğitimini aldığı Dokuz Eylül Üniversitesi Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Enstitüsünde 1988 yılında Yüksek Lisansını, 1993 yılında da doktorasını tamamladı. 1986-1988 arasında Konya Meram Anadolu Ticaret Lisesi’nde öğretmenlik; 1988-1994 arasında Ege Üniversitesi Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Bölümü’nde okutmanlık; 1994-1999 arasında Afyon Kocatepe Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi’nde Yrd. Doç. Dr. Olarak görev yaptı. Görevinden ayrılmak durumunda kaldıktan sonra da araştırmalarını ve hukuk mücadelesini sürdürdü. 2011 yılında İstanbul Bahçelievler Çobançeşme Anadolu İmam Hatip Lisesi’nde öğretmenlik görevini aldı. Danıştay’ın lehine idari mahkeme kararına onamasından sonra 2012 yılında tekrar öğretim üyeliği görevine geri döndü. Kitapları ve Afyonkarahisar ile ilgili çalışmaları şunlardır: 1. Milli Mücadele ve Türk İnkılabı, İnci Ofset, Konya 1994. 2. Türk İnkılap Tarihi, Afyon Kocatepe Üniversitesi yay., Afyon 1997. 3. Ömer Fevzi Atabek ve Afyon Vilayeti Tarihçesi, Afyon Kocatepe Üniversitesi yay., Afyon 1997. 4. Mehmet Saadettin Aygen’in Hayatı ve Eserleri, Afyonkarahisar Belediyesi yay., Afyonkarahisar 2012. 5. “Kuvâ-yı Millîye’nin (Zeybeklerin) Tasfiyesi ve Bu Yönde Afyon’daki Faaliyetler”, IV. Afyonkarahisar Araştırmaları Sempozyumu Bildirileri, 29-30 Eylül 1995, Afyon 1997, ss.119-123. 6. “Büyük Taarruza Dair Notlar”, Afyon Kocatepe Üniversitesi Organizasyonu, Afyon TV de konuşma, 1996. 7. “Ömer Fevzi Atabek”, Toplumsal Tarih, nr.41, Mayıs 1997, ss.56-61. 8. “İstibdat Devrinden 12 Mart’a Bir Ömür: Ömer Fevzi Atabek”, Afyon Kocatepe Üniversitesi Organizasyonu, Afyon Ticaret Odasında Konferans, Afyonkarahisar 1997. 9. “Sandıklı Tarihine Bakış”, Toplumsal Tarih, nr.47, Kasım 1997, ss.46-54. 10. “Afyon İlçelerinin Basın Tarihi Üzerine Bir Araştırma”, Güneyde Kültür, nr.107, Ocak 1998, ss.12-18. 11. “Meşrutiyet ve Cumhuriyet Devirlerinde Afyon Basınının Kökleşmesi ve Etkisi”, Toplumsal Tarih, nr.52, Nisan 1998, ss.46-53. 12. “Türkçe İbadete Geçiş, Tepkiler ve Anadolu Basınındaki Yankıları”, Tarih ve Medeniyet, nr.49, Nisan 1998, ss.32-36. 13. “Aile Arşivleri, Şehir Tarihçiliği ve Kültürel Değeri”, Toplumsal Tarih, nr. 55, Temmuz 1998, ss. 51-55. 14. “Emirdağ’daki Aşiretlere Mahalli Bir Yaklaşım”, Tarih ve Toplum, nr. 176, Ağustos 1998, s. 63-64. 15. “Milli Mücadele’de Cephe Hududu Olarak Şuhud’daki Faaliyetler”, Tarih İncelemeleri Dergisi, Ege Üniversitesi Edebiyat Fakültesi yay., C. XIV, İzmir 1999, ss. 79-100. 16. “Afyonkarahisarın Kadınanaları”, Tarih ve Toplum, nr. 183, Mart 1999, ss. 66-69. 17. “Dr. Mehmet Saadettin Aygen’in Afyon Kültür Hayatına Katkıları”, V. Afyonkarahisar Araştırmaları Sempozyumu Bildirileri 13-14 Nisan 2000, Afyonkarahisar, ss. 509-517. 18. “Nejdet Sançar ve Mehmet Saadettin Aygen’i Anlayabilmek”, Ural-Altay Kültür, İnsan Hakları Ve Dayanışma Derneği, konferansı, İzmir 2000. 19. “Bursa Erkek Liseli Bir Sima: Dr. Aygen”, I. Bursa Halk Kültürü Sempozyumu (4-6 Nisan 2002), Uludağ Üniversitesi yay., C. II, Bursa 2002, ss. 769-774. 20. “Uludağ’ın İsim Babası”, Tarih ve Düşünce, 2002. 21. “Ömer Abuşoğlu’nun Ölümü”, Ege Manşet, 2007.
13.11.2014
50
A+
A-

İnsanı diğer canlılardan ayıran bir çok hususlar bulunur. Algısı ve ilgisiyle bunu dış aleme yansıtır. Bu da beraberinde çoğunlukla birbiriyle iç içe giren ve karıştırılan değişik yaklaşım, çizgi, tarz, standart ve stiller getirmektedir ki, bunun en açık örneği sanat olsa gerektir. Sanatın üretilmesi ve pazarlanması arasındaki tartışmalara girmeden bir değerlendirme yapılırsa sağlıklı sonuçlar elde edilebilir.

Sanat, gerek birey, gerekse toplum açısından insanlık kadar uzun bir maziye sahiptir. O uzun yolculukta yapılan hamlelerin sonuçlarını önceden kestirmek mümkün olamamıştır. Hamledeki samimiyet ve duruş noktası Hakka, sevgiye, barışa, iyiye, güzele, doğruya, gerçeğe yakın olduğu müddetçe pozitiflik katlanarak büyümüş global anlamda tüm alemi kaplamıştır. Aksi haldeki büyüme ise çok daha hızlı olurken, tahribat, yıkım ve hasarda hemen her kesime ağır bir bedel düşmüştür. Pozitif ya da negatif büyümenin her halükarda sınır tanımadığı, zorlanmadan sınırı aştığı anlaşılmaktadır.

Sanat ya da sanatçı, duygunun ifadesini çeşitli şekillerde kendi yorum ve ustalığı ile ortaya koyar. Teknik açıdan düşünüldüğünde ilerleme “aşama aşama” gerçekleşmesine karşın sosyal cephede durum aynı istikamette gelişmez. Ekseriyetle sanat üretme amaçlı yola çıkılmaz ancak sonradan gelinen noktada ulaşılmaz bir hale gelinir. Düşünce ve ürün ortaya çıkarma merkezi oluşturma yerine ona sahiplenme ve saygı sistemi kurulabilir. Bu da çoğunlukla bireye değer verilmesiyle gerçekleşir. Değer bulan birey, kendisine bu fırsatı veren topluma, kültüre, kitleye aldığından daha fazla katkı yapar.

Bilimde her şey belirli bir disiplin içinde başlar, gelişir ve nihayetlenir. Kabullenilmiş bir metodu, sistemi, zamanı bulunmaktadır. Bu yüzden eleştirel yaklaşım da bilimin çıkış noktalarından birisidir. “İç ve dış tenkitler” ret etme olmayıp, bilakis yanlışlara engellemedir. Elbette hiçbir aşama statik ve durağan değildir, olmamalıdır da. Aksi takdirde basit bir tekrar ve ezber eserlerden kurtulmak mümkün olamaz.

Tekrarlar sanatta anlamsız değildir. Sanatçıya bir kimlik kazandırır. Maddi olmasa bile değişiklik yapmayı düşündüğü bölümleri sonraki ürünlerinde belki de yıllar sonra fark eder. Değişiklik yaparken gelişir ve geliştirir. Ürün; ortaya çıktığında en son olmuş olsa idi yeni düşüncelere ve ilerlemelere gerek kalmazdı.

Birey ya da toplum bazı değerlere bağlanır. Bağların kuvvetlenmesinde kalıcı eserler etkili olmaktadır. Bu özlü geçmiş veya anlık uyanma ile meydana gelebilir. Bağlılık ölçüsü ve gerçekliği, insanoğlunun çizgisinden çıkmayı başaramayacağı yaşam istikametini de belirler. Önüne çıkanlardan sadece kendisinin görme izni verdiklerini görerek ona hizmetkar olur. Toplumların kimlik kazanmasını da sağlar. Kimlik topluma, zorluklara karşı mukavemet gücü kazandırır, yok olup gitmeyi, yozlaşmayı engeller.

Algılama düzeyi hislerine estetik kazandırır, onun derecesini belirler. Ahlaki boyuttaki tercihleri de yer alacağı çevresini, temsil edeceği toplumu, işgal edeceği mevkii ile kendisine taarruz edilecek cepheleri de ortaya çıkarır. Haliyle ilerken ürettikleri ile kendinden kopartılmaya çalışılanlardan kurtardıkları, iç dünyasında izlenim uyandırır. Böylelikle kendine özgü bir ruhi hareket kazanır.

Sonrasında kendisine bağlanan, başlangıçta sahip olmadığı çoğunlukla da istemediği halde hayatında belirli bir ağırlığı, rengi ve maddi ifadesi olan cansız objelere sahip olur. Ona göre istikametine devam ettiğini düşünür. Yörüngesinin içinden başka bir yerde değildir. Uzaklaşmasına da imkan bulunmamaktadır.

Bir ölçüde taglamaktadır. Yani “kovalamak, peşinden koşturmak” sosyal yaşamımızda gerilerde kalmış olduğunda artık bir nostalji gibi söyleyebileceğimiz “koyun kırkmak” gibi sabır gösterilmesi gereken bir husustur dile getirmeye çalıştığımız.

Sabır ile; sıkıntı, acı, keder, haksızlık, fakirlik, çaresizlik, adaletsizlik karşısında bir yere kadar durduktan sonra büyük bir patlama meydana gelir. İşte tam o esnada şimdiye kadar hiç göze alınamamış, denenmemiş, düşünülememiş bu yüzden de başarılamamış olayların önderi olur insanın kendisi.

Ortaya çıkacak veya meydana gelecek şeyleri hiç telaşa vermeden beklemektedir. Belki de iyi niyetle hazırlamış, sabırla ve dört gözle hep beklemiştir. Gelip kendisini bulsunlar ona danışsınlar. Üretimde katkısını istesinler diye ancak kendisi bile kendinden haberdar olamayanlardan başkaları nasıl haberdar olabilir ki.

İşte bu noktada bireyin kendisini anlatabilmesi, aktarabilmesi bir sanatçıya dönüşmesi söz konusudur. Kendisini koyduğu nokta bizden olanların içinde ise zaten problem yoktur. Bizden olmayanların içindeyse bu defa sahiplenme hususunda olumsuzluklarla karşılaşması düşünülebilir. Ancak bu her zaman böyle değildir olmamalıdır da.

Konu bizden olmayanlara geldiğinde, taklit mi yoksa üretim mi? sorularına verilecek cevap ayrı bir önem arz etmektedir. Bizden olmayanı bizleştirme çabası kültürel etkileşim mahiyetinde de olabilir.

Bizleştirirken bizi azaltıp, çoğaltması da önemlidir. Zira bize yeni bir şey katmasının hiç bir mahzuru bulunmamaktadır. İnsanlığın toplumsal yaşama başlamasından bu yana dozu ve renkli değişik olmakla beraber insanlar, toplumlar, kültürler birbirlerinden bir şeyler alırken, duruma göre başka şeyler de bıraka gelmiştir. Bundan sonra daha farklı bir çizgi izlemeyeceği kanaati ağır basmaktadır.

Sözü uzatmanın da çok fazla bir anlamı yoktur. İnsanın kendinde oluşturduğu hareket alanı, ister istemez sanata yansır. Sanatçı muhakkak içinden çıktığı ailenin, çevrenin ve toplumun kapsama alanındadır. Çeşitli sebeplerden dolayı frekansları uyuşmasa da orada kalmaya devam eder. Belirli ölçüde kalmak şartıyla bir önceki nesille kuşak çatışması yaşaması da oldukça faydalı kabul edilmektedir.

Zira bu çatışma ve çekişme olmadığı takdirde yeni bir istikamet arayışına gerek kalmayacak ve de ilerleme mümkün olamayacaktır. Kuşak çatışmasına, abartmadan hazırlıklı olmak yarınlarda varlığımız sürmesi anlamına gelmektedir. Zira gerçekçi çatışmalarda kaybeden taraf olmaz bilakis geçmişten geleceğe herkesin kazanabileceği bir mücadelenin ortaya çıkma ihtimali de kuvvetle muhtemeldir.

Bahsedilen hususlar sinema sanatı için de geçerli olsa gerektir. Sinemanın kendisi zaten bizim ürünümüz, faaliyet alanımız, sektörümüz değildir. Ancak insanla ilgili bir ihtiyacın bizden olup olmaması da önemli değildir. Aynı ihtiyacın coğrafyamızda ve toplumumuzda zuhuru bir müddet sonra kaçınılmaz oluvermektedir. Dünyanın başka bir yerindeki ihtiyaç veya sektör insan olarak bizimle ilgili hususlar içermektedir.

Tarih biliminin konusu da insanla ilgili olan her şey olduğuna göre bizden olmayan, ancak insana hitap eden, onu eğlendiren, ondan beslenen, ona hizmet eden sektörün ürünlerini rahatlıkla kendi disiplini içinde ele alabilir. Kaldı ki sinema eserleri bireyde, toplumda yerine göre tüm insanlıkta kültürel değişime sebep olmakta, en azından katkı yapmaktadır.

Sinema ürünü olarak nitelendirmekte her hangi bir mahzur görmediğimiz filmin konusunda bizden olmayan hususlar bizden olan bireyleri kendine çekebilmişse, onları eğlendirmişse, bir kısmına geçim sağlamışsa ki bunların her biri ayrı ayrı söz konusudur. Olayın büyük bir kısmı artık bizimle alakalı hale gelmiş demektir.

Killing, Uçan Kız, Baytekin, Fantoma, Mandrake, Uçan Adam tarzında ismindeki filmleri üretenler sanat açısından aslında bunların asılları kadar cezp edici ve karşılaştırılmaya dahi müsait olmadığını pekala bilmektedirler. Dile getirdiğimiz konu da asla bu değildir. Ama hem kendileri bu tarza yönelme tutkusu taşımakta hem de yerli izleyicilere kendi imkanlarıyla alternatifler koymaya çalışmaktadır. Böylelikle içindeki ateşi söndürmeye çalışmakta, bir ölçüde karanlığa kurşun sıkarak yeni ufuklara yelken açmaktadır.

En uç noktada yapılacak samimi eleştirilerde bunları toplumdan kopuk saymak bile sinemacılığın gelişim aşamasında dikkate alındığını, incelenip değerlendirmeye tabi tutulduğunu göstermektedir. Toplumdan uzaklığı ortaya koyabilmek için onun bulunduğu yeri, sahiplendiği değerleri bilmek gerekir. Zira filmcilik ve sinema sadece üretim ve perdeye aktarım değil aynı zamanda talepler olduğu takdirde onu sürdürmedir. Yani üretimin bizden olmamasına rağmen, hizmet alınabiliyorsa, bizden olmayanı üreterek hizmet etmek de oldukça mantıklı görünmektedir. Zira sinemanın bir ticari ciheti bulunmaktadır.

Bizden olmayana ilgi üretim cephesinden değil de hizmet alıp cephesinden yani izleyici açısından arttığında durum daha da karmaşık hale gelmekte ve insanoğlu kendinden uzaklaşacak bir yere doğru gelmektedir. Ahlaki açıdan bizden olmayan ürüne doğru uzanmaktadır. Burada içimizde bir yerlerde kalmış, bizden olmayan noktaları tetikleme, yönlendirme ondan istifade etme gibi nazarlar öne çıkar.

Aslında hepsi de bir bütündür. İnsanın kendisidir.

YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.