DOLAR
8,7727
EURO
10,4586
ALTIN
503,26
BIST
1.399
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
Afyon
Gök Gürültülü
23°C
Afyon
23°C
Gök Gürültülü
Salı Gök Gürültülü
24°C
Çarşamba Mevzi Sağanak
26°C
Perşembe Mevzi Sağanak
26°C
Cuma Parçalı Bulutlu
27°C

Mehmet Ünal Taşpınar

MEHMET ÜNAL TAŞPINAR

    HÜSNÜ DEDEM, BEN VE MERHABALAR

    13.05.2021 15:23
    0
    A+
    A-

    Hüsnü Dedemle Keltepe’deki bağa giderdik. Mevsim yaz. Bağ yolculuğumuz sabahın erken saatlerinde Hacıyahya Mahallesinden başlardı. Dedemlerin evi Hacıyahya Camisi’nin karşısında cumbalı, pencerelerinde kafes olan biri üç katlı eski Türk evlerinden olmak üzere,  yanındaki beton bina  ile bu ahşap olanın arasından kapı açılmış; bir yanda camiye bakarken bir yanda çarşıya, Otpazar Camisi’nin yanına kadar açılan dar sokağa, öte yandan Kocakonak denilen ve Sebze Hali’nin arka kapısına açılan ören mahalline çıkan dört kapısı vardı. Yavaş, zamanın ihtiyaçlarına hitap etmek üzere alt katta ahırı olan, minik de olsa içinde taş avlusu, dut ağacı, asması olan kocaman iki evden oluşmakta idi.
    Büyük aile olarak beş ailenin yaşadığı büyük iki konak. İki baba, üç oğul ve eşler, gelinler, torunlar.
    Bunu ayrıca anlatmadan anlaşılamayacağını göre ayrı bir yazı konusu olsun.
    Birçok yer, birçok şey gibi ŞEY olmadıysa… Ne zamandır görmedim.

    Uzattık…

    Hacıyahya’dan başlayıp, yokuşlarda bazen önde eşek, arkada dedemle ben; düz yollarda – daha çok ben olmak üzere- dedemle sırayla eşeğe binerdik. Ara sokaklardan Yukarıpazar, Kaleardı, derken Keltepe’ye tırmanmaya başlardık.
    Tepeye dolana dolana çıkarken eşeğin iki yanındaki heybede bulunan bir düğüm su, iki sepet içinde akşama kadar yiyeceğimiz ekmek, zeytin, peynir gibi yiyeceklerin ağırlığı bile eşeğe ağır geliyor olmalı ki eşek ikide bir zarar-zırt gaz çıkarırdı. (Yanına Bağdan arzeder taze üzüm, vişne, domates katılınca…)
    Tepeye tırmanırken gördüğümüz otları, çiçekleri şimdi resimlerde bile göremez oldum. Dedemin “Şunlar öksürüğe iyi gelir, şunlar zehirlidir, dokunma” dediği çiçekler, otlar…
    Bağın etrafında çit benzeri minik minik (Ne üzümü derdik, şimdi hatırlayamadım) bir çeşit üzüm tanecikleri vardı. Bazısı siyah, bazısı kırmızımsı idi. Siyahlarla siyah, kırmızılarla kahverengi ayakkabılarımızı boyardık. Pırıl pırıl olurdu ayakkabılarımız. Ayakkabı boyaları bunlardan yapılır diye düşünürdük. Doğru mu, bilmiyorduk. (Hâlâ da bilmem)
    Yandaki bağda Pelit ağaçları vardı. Hindilere yedirildiğini biliyordum.
    Bağ set set idi. Her sette muhtelif meyve ağaçları vardı. Elma, armut, vişne, Zerdari, kayısı, üzüm, kiraz, ak ve kara dut, ceviz, şeftali… En çok vişne, elma ve üzüm…

    Dedem aşı yapmasını bilirdi. Yoz ağaçları aşılamayı kendi yapardı. Bir de Zaman’ı Güneş’in hareketine göre tayin edebilirdi: İnce bir çubuğu kuma batırır, gölgesine bakarak öğle ve ikindi zamanlarını belirleyebilirdi.

    Keltepe’deki bağda su yoktu. Su için gidebileceğimiz bir çeşme de… Çok aşağılarda, ovaya inildiğinde, bizim bağdan bakıldığında görünen bağlarda su, hatta Çeşme olduğuna inanırdık ama o setlerden bir bir inmek, hele tekrar geri gelmek için gerisingeriye çıkmanın zorluğunu düşünerek buna hiç yeltenmedik doğrusu.
    Sırf gölgelik olsun, yağmurdan yaştan korusun diye gelişigüzel yapılmış bağ evi vardı. Kapının boşluğunu koymuşlar ama, kapı yoktu. Yiyecek, su ve benzeri getirdiğimiz eşyaları yağmurdan, sıcaktan, kuşlardan korusun diye bağevine koyduktan sonra hemen vişneleri koşardım. Dedem Bahar veya Gelincik sigarasını yakıp şöyle bir etrafa göz atıp, yorgunluk gideredursun…  Getirdiğimiz su hem dedemin abdest almak için kullandığı, hem içme suyu olarak kullandığımız suydu.
    Beş- on litre su alacak kadar her sette minik minik havuzları vardı dedemin. Kendiliğinden oluşmuş çukur, altı kaya olan. Yağmur sularının biriktiği, gerektiğinde sulamada kullanılan havuzlar.
    Tabi, bu arada sigarasını ikiye bölüp, yarısını kutuya koymuş olurdu dedem. “Dumanını yel alır, parasını el alır” derken. Bahar, Yenice,Gelincik sigaraları karton kutuda idi. Üstten açılırdı bu kutular. Kulüp ve Yeni Harman Sigaraları ise yandan açılır kutularsa idi ve sürgülü kutulardı. Üstelik dışında ayrıca şeffaf jelatin ambalajı vardı ayrıca. Külü ve Yeni Harman’ın iç ambalajları biz çocukların ‘altındiş’ dediğimiz parlak metal renkliydi. (Neden altındiş derdik, bilmiyorum. Oysa veya, gümüşi renkli, metalimsiydi bunlar. Çikolata ambalajları gibi.)
    Şimdi hatırladım İhsan Dayım Kulüp veya Yeni Harman Sigarası içerdi.
    Pazar günleri kalabalık gelirdik. O zaman bağ daha eğlenceli olurdu BM’nın için. Şakir’e Halam, teyzem, annem, yengelerim… Bu durum vişneler olgunlaştığı Zaman olurdu. Bir de bağbozumunda.
    Etrafımızda birçok bağ vardı ama hiçbirinin gelen gideni olmadığından ‘bakarsan bağ, bakmazsan dağ olur’ deyimindeki gibi dağ olmuştu etrafımızdaki bağlar. Dedemin bağ tepedeydi. Adı üstünde; Keltepe’de. Bağdan sağılarda görünen başka bağlar hem daha yeşillik, hem daha bakımlı, hem gündüzdü. Nafia’nın (Bayındırlık) binasına kadar şoseyi ve şoseden geçen arabaları görürdük. Arabaları dediğime bakmayın ara sıra gelip geçen kamyon, otobüslerde bunlar. Yıl 1950’ler.
    Laf uzadı.

    MERHABA diyecektim.

    Keltepe’deki bağı daha sonra anlatalım da merhabaya gelelim:
    Bağdan dönüşümüzde herkes gibi dedem de, ben de yorgun olurduk. O nedenle genellikle eşeğe binmeyi âdet edinmiştik. Bazen ben, bazen dedem binerdik. Dönüş sırasında Kaleardı’ndan geçerken bir binanın duvardibine dayanmış sekiz-on çoğu yaşlı amcanın önünden geçerken, ister eşek sırtında olsun, ister yayan yürürken olsun dedemle amcalar arşında her defasında aynı seremoni yapılırdı:
    Dedem: “selamünaleyküm”
    Duvardibindeki amcalar hep birlikte: “Ve Aleykümselam”
    Sonra sırayla her birine ayrı ayrı “merhaba” der ve
    Her birinden ayrı ayrı “merhaba” alırdı.
    Sekiz kişiyse sekiz defa merhaba, on kişiyse on defa merhaba der, bir o kadar da merhaba alırdı.
    “Merhaba”,
    “Merhaba”
    Bu seremoniye alışmıştım. Ama hiç bilmiyordum ki merhaba’nın geniş bir anlamı varmış:
    “… Merhaba ifadesi  ‘Hoşgeldin, yabancılık çekme, rahat et, mahzun olma, daralma, kendi evinde bil, yalnızlık hissetme’ demektir.”
    ‘Merhaba’ kelimesinin ifadeden düşmüş bir fiilin masdarı olduğu söylenmiştir. Yani ‘Evin ve meskenin geniş oldu’ demektir.
    Arap’lar ‘merhaba’ sözünü muhataba ikram olarak söylerler. Bununla ‘geniş mekana geldin, daralma’ demek isterler. (*)
    ———————
    (*) MERHABA’NIN SÖZLÜK ANLAMINI İsmail Hakkı Bursevî (1652-1725)’nin Kitâbu’l-Farûk adlı sözlüğünden Ali Sözer ‘Bir Veli’nin Sözlüğü’ adlı yazısında alıntılamış, ben de ondan alıntıladım.
    MEHMET ÜNAL TAŞPINAR
    26 ARALIK 2015/İstanbul

    Yazarın Diğer Yazıları
    03.10.2016 09:44
    14.05.2019 08:32
    27.07.2015 08:27
    28.02.2017 09:03
    26.04.2019 13:48
    31.01.2020 09:22
    Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.