DOLAR 7,8556
EURO 9,4646
ALTIN 457,47
BIST 1.325
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
Afyon 9°C
Çok Bulutlu
Afyon
9°C
Çok Bulutlu
Çar 10°C
Per 12°C
Cum 12°C
Cts 12°C
YAZARLAR TÜMÜ

HEPİMİZİN HİKAYESİ

Turan Akkoyun
Doç. Dr. Turan AKKOYUN 1965 Yılında İzmir-Beydağ’da dünyaya gelen yazar 1986 yılında Ege Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümünü bitirdi. Lisans üstü eğitimini aldığı Dokuz Eylül Üniversitesi Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Enstitüsünde 1988 yılında Yüksek Lisansını, 1993 yılında da doktorasını tamamladı. 1986-1988 arasında Konya Meram Anadolu Ticaret Lisesi’nde öğretmenlik; 1988-1994 arasında Ege Üniversitesi Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Bölümü’nde okutmanlık; 1994-1999 arasında Afyon Kocatepe Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi’nde Yrd. Doç. Dr. Olarak görev yaptı. Görevinden ayrılmak durumunda kaldıktan sonra da araştırmalarını ve hukuk mücadelesini sürdürdü. 2011 yılında İstanbul Bahçelievler Çobançeşme Anadolu İmam Hatip Lisesi’nde öğretmenlik görevini aldı. Danıştay’ın lehine idari mahkeme kararına onamasından sonra 2012 yılında tekrar öğretim üyeliği görevine geri döndü. Kitapları ve Afyonkarahisar ile ilgili çalışmaları şunlardır: 1. Milli Mücadele ve Türk İnkılabı, İnci Ofset, Konya 1994. 2. Türk İnkılap Tarihi, Afyon Kocatepe Üniversitesi yay., Afyon 1997. 3. Ömer Fevzi Atabek ve Afyon Vilayeti Tarihçesi, Afyon Kocatepe Üniversitesi yay., Afyon 1997. 4. Mehmet Saadettin Aygen’in Hayatı ve Eserleri, Afyonkarahisar Belediyesi yay., Afyonkarahisar 2012. 5. “Kuvâ-yı Millîye’nin (Zeybeklerin) Tasfiyesi ve Bu Yönde Afyon’daki Faaliyetler”, IV. Afyonkarahisar Araştırmaları Sempozyumu Bildirileri, 29-30 Eylül 1995, Afyon 1997, ss.119-123. 6. “Büyük Taarruza Dair Notlar”, Afyon Kocatepe Üniversitesi Organizasyonu, Afyon TV de konuşma, 1996. 7. “Ömer Fevzi Atabek”, Toplumsal Tarih, nr.41, Mayıs 1997, ss.56-61. 8. “İstibdat Devrinden 12 Mart’a Bir Ömür: Ömer Fevzi Atabek”, Afyon Kocatepe Üniversitesi Organizasyonu, Afyon Ticaret Odasında Konferans, Afyonkarahisar 1997. 9. “Sandıklı Tarihine Bakış”, Toplumsal Tarih, nr.47, Kasım 1997, ss.46-54. 10. “Afyon İlçelerinin Basın Tarihi Üzerine Bir Araştırma”, Güneyde Kültür, nr.107, Ocak 1998, ss.12-18. 11. “Meşrutiyet ve Cumhuriyet Devirlerinde Afyon Basınının Kökleşmesi ve Etkisi”, Toplumsal Tarih, nr.52, Nisan 1998, ss.46-53. 12. “Türkçe İbadete Geçiş, Tepkiler ve Anadolu Basınındaki Yankıları”, Tarih ve Medeniyet, nr.49, Nisan 1998, ss.32-36. 13. “Aile Arşivleri, Şehir Tarihçiliği ve Kültürel Değeri”, Toplumsal Tarih, nr. 55, Temmuz 1998, ss. 51-55. 14. “Emirdağ’daki Aşiretlere Mahalli Bir Yaklaşım”, Tarih ve Toplum, nr. 176, Ağustos 1998, s. 63-64. 15. “Milli Mücadele’de Cephe Hududu Olarak Şuhud’daki Faaliyetler”, Tarih İncelemeleri Dergisi, Ege Üniversitesi Edebiyat Fakültesi yay., C. XIV, İzmir 1999, ss. 79-100. 16. “Afyonkarahisarın Kadınanaları”, Tarih ve Toplum, nr. 183, Mart 1999, ss. 66-69. 17. “Dr. Mehmet Saadettin Aygen’in Afyon Kültür Hayatına Katkıları”, V. Afyonkarahisar Araştırmaları Sempozyumu Bildirileri 13-14 Nisan 2000, Afyonkarahisar, ss. 509-517. 18. “Nejdet Sançar ve Mehmet Saadettin Aygen’i Anlayabilmek”, Ural-Altay Kültür, İnsan Hakları Ve Dayanışma Derneği, konferansı, İzmir 2000. 19. “Bursa Erkek Liseli Bir Sima: Dr. Aygen”, I. Bursa Halk Kültürü Sempozyumu (4-6 Nisan 2002), Uludağ Üniversitesi yay., C. II, Bursa 2002, ss. 769-774. 20. “Uludağ’ın İsim Babası”, Tarih ve Düşünce, 2002. 21. “Ömer Abuşoğlu’nun Ölümü”, Ege Manşet, 2007.
05.05.2015
53
A+
A-

Türklük binlerce yıldan beridir sürdürdüğü devlet geleneği ile birkaç yüzyıl öncesine kadar kendine has bir çizgi yakalamış iken, kendisindeki ve kendisi dışındaki gelişmelerin neticesinde ikileme düşmüş, bunda giderek yönetim şeklinin rengi değişmeye başlamıştır. Ne yürüdüğü yolda mesafe alabilmiş, ne de çok daha rahat olduğu kabul edilip dahil olunan yolda.

Avrupai tarzda bir yönetim için ilk anayasa deneyiminin çok kısa bir süre kesintiye uğramasıyla bir müddet genel akışın dışında ama oldukça sistemli bir şekilde sürdürülen esaslı bir akım ile ülke içinde ve dışında onun karşısında yer alanların mücadelesi, binlerce yıldan beri devam eden varlığın devamı ya da yokluğu olarak algılanmıştır. Mümkün olmayan, bir araya gelemeyeceği kabul edilenler toplanmış karanlık bir birliktelik gerçekleşmiştir.

Geleneğin tek kişiye dayanması hem avantaj, hem de dezavantaj olmasından dolayı çoğunlukla avantaj kısmını görmüşüz. Lider önünü görür arkasını görmezse ölür kuralından hareket ettiğimizde aslında avantaj değerlendirmesinin bugün için çok yanlış olmadığı açık olarak ortaya çıkmıştır. Onun ileriyi, önünü görmesi sayesinde dünyada sinema olgusu perdeye yansıdığı yıl yani 1896 yılında İstanbul sinemayı Yıldız Sarayında karşılamıştı. En küçük bir gecikmeye fırsat bile verilmemişti.

Karşı hareketin önde veya arkada bulunduğunda görülmesi ile sonuca gidememesi onu görülmez bir noktaya ulaştırdığı ya da görülemeyecek kadar uzak durmasına karşın çok yakınlarda bulunması ayrıca düşünülmesi gereken bir husus olsa gerektir. Uzak -yakın kavramlarının birbirine dolanması ata sözlerinde gayet iyi ifade edildiği gibi “at izi – it izi” misali ile birbirine karıştırılmış nerede durursanız durun çizginize göre değerlendirilir hale geliyorsunuz.

Geçmişimizin mücadelelerle dolu olması sinema sektörü açısından son derece önemli bir birikimdir. Ancak mücadelenin türü toplumu gayet iyi yönlendiren perdeye uyarlanmasında sistemli hareket edildiği görülmektedir.

Seviyesi düşük, bütçesi küçük hatta düşünce olarak amatör bir şekilde sıralanan geçmişe dair filmlere baktığımızda mücadelenin tek bir bireyin atıldığı veya zorunlu olarak girdiği kuru bir kavga üzerinden yürütülmesinde de sanki bir “iz karışıklığı” ya da daha düzgün bir ifadeyle karıştırıcılığı yatmaktadır. Oysa Türk tarihi savaşlar tarihi olduğu kadar hatta ondan çok daha fazla bir hukuk, eğitim, iktisat, inanç, teşkilat, ideal, adanmışlık, hoşgörü, tevazu kısaca kültür ve medeniyet tarihidir. Zira dünyada bilim adamları tarafından tarihte gerçekleştiği kabul edilen üç barış döneminin ikisini gerçekleştirenler bu yorumu fazlasıyla hak etmektedirler.

Dünyanın neresinden örneklendirmeye giderseniz gidin başarıların bir hikayesi vardır. Duruş noktanız ne olursa olsun mutlak surette dik duran bunun için defalarca darbe almasına rağmen, yaşadıklarına acı bir tebessümle gülümseyerek yoluna hukuki açıdan devam edenleri göreceksiniz. Bu yolda hak etmedikleri uygulamaya maruz bırakılanlar, yolda ferlerini yitirenler, kaybedenler, kaybetti gösterilenler göreceksiniz.

Bir asrı aşan bir zamandan beridir devam ede gelen çok partili siyasi bir yaşam içinde büyük bir mücadele herkesin gözü önünde cereyan etmektedir. Siyasi yaşamın önde gidenleri basın-yayın, fikir adamları olduğundan her ülkede ve devirde fikir camiasının fedakarlığı, avantası, onları besleme onlardan beslenme gibi ince çizgilerle birbirinden ayırımları yine oldukça ince çizgilerle ayırmak gerekmektedir.

Ayırım noktalarında gerçek fikir adamlarının acılara mahkum edildiği, onlar toplumun vicdanı olduğundan hüzünlü hikayelere dönüştüğü malumunuzdur. Hüzün artık şahısların değil Türkiye’nin hüznüdür. Darbelerin hırpaladığı bireylerin, ailelerin durumlarını hangi bilim dalının esasları doğrultusunda ortaya koyabiliriz ki. En dokunulmaz kabul edilen hakları, insanlık onurları, makamları, varlık sebepleri keyfi bir şekilde kutlu kabul edilen değerler görüntüsü ile gasbedilenler, sağlıklarını yitirenler, ortalıkta savrulanlar, arkalarında geleceğini bırakmışlardır. Geleceğini terk edenlerin hayatları anlamsızlaşmaktadır. Bunun istisnası eğer mağduriyetler gerçek değerlere dair ise bir anda hayat çok daha anlamlı hale gelmektedir. Güçsüzlüklerden insan ne kadar güçlü oluğunu anlamaya başlamaktadır.

Sinema bunda basit bir araç konumundadır. Herkes perdede kendisini bulmakta zorlanmayacaktır. Yeter ki gerçekçi olunabilsin. Hele bir de popüler dizilerde başarılı oyuncular, perdenin emektarları filme eklenmişse yaşananları görmeyen, görmek istemeyen “bana dokunmayan yılan” düşüncesinde olanlar da salonlardan kasa bağlantısını kuracaktır.

27 Mayıs, 12 Mart, 12 Eylül, 28 Şubat, 27 Nisan gibi sıralanıveren ama Türk milletinin geleceğini yok etme, ipotek koyma, hiçe sayma amaçlı darbeler sadece mevcut siyasi iktidara yönelik olmamıştır.

Her türlü hukuksuzluk yöntemi görülmüş, denenmiştir. Hukuksuzluk içinde hukukunu aramak, bulmak, sahip çıkmak, kuvvetlendirmek kolay olmamıştır. İşte bu noktada manevi açıdan da olsa en büyük destekçi, en küçük sosyal müessese ailedir. Her türlü destekçinin hukuksuzluk içinde yok edilmeye çalışıldığı bir süreçte küçük müessesede saflar sıklaştıkça güç artmış, ancak maddi bedeli oldukça ağır olmuştur.

İlginç olan husus hukukun çiğnenişini ömrünü bu kulvarda geçirenler zemin hazırlamışlar, destek vermişler mağduriyetlerin devamlılığının önünü açmışlardır. Adalet herkese lazımdır. Dillendirmek kolay olsa bile buna sadık kalabilmek her babayiğidin harcı değildir. Haksızlığa uğramış, gururu zedelenmiş, hak etmedikleri mahkumiyetlere düşürülmüş şahsiyetler çizgileri doğru olduğu takdirde güçlenerek ayağa kalkarlar ancak darbeler günlük değildir. İktidarlar değişse de sebep olunan haksızlıklar hukuki açıdan ortadan kalkmamaktadır. Film bunu birey bazında yansıtmaktadır. Tasarımı, ilgi sonraki eserlere de zemin hazırlamaktadır.

Böyle bir filmin çekimlerine iki aylık bir zaman sar edilmesi, vaktin yarısına yakını Trabzon, Sinop, Rize gibi Karadeniz havalisinde harcanması Anadolu’nun sadece seyirci açısından değil mekan açısından da dikkate alındığını göstermektedir.

Sinemamızda pek çok defa bir sanatçının anne ya da babası rolünde perdeye yansıdığı görülmüştür. Hikayemizde bayan baş rol oyuncusu sadece makyaj ile değil özel tasarımlı bir maske ile yepyeni bir tarzda bunu gerçekleştirmiştir.

12 Eylül darbesinin ortaya çıkardığı sancı, acı, ıstırap, çaresizliklerin hepsinin bir filme sıkıştırılması, perdeye yansıtılması çok da kolay değildir ama yaklaşılan cepheden oldukça başarılı bir şekilde ortaya konulduğunu belirtmek gerekir.

Kabuslardan ya da kabus olduğunu düşündüğü şeylerden insan kaçmayı tercih ettiğinde olayı görmezlikten gelmektedir. Teşbihte hata olmayacağını düşünerek hareket ederek darbeleri kabus olarak düşündüğümüzde toplumsal dinamiklerden her biri ayrı tarihlerde sökülüp atılmış, belki istenen hedefe de ulaşılmıştır. Hedefe ulaştıkları halde yeniden gerçekleşen denemeler bu defa kabusun beden değiştirdiğini görecekler ve irkileceklerdir. Çünkü artık güç onların zihninde ya da elinde değildir. Mekan ve beden değiştirmiştir.

İşte bu değişimin bedeli hüzünlü bir şekilde bir bireye, aileye ve topluma bu şekilde yansıtılmıştır. Tasarımı, ele alınışı, mekanları elbette farklı farklı denemelerle yenilebilir. Tekrarlanıp yenilenmesinde fayda da bulunmaktadır. Denemeler artıkça belki keskin bakış açıları değişecek, toplumun devlet yönetimiyle bütünleşmesi artacak, mutlak doğrudan benim yanlış olabilir mi acaba? noktasına gelinecek. Hiç kimsenin tahmin edemeyeceği kadar ileriye doğru yola çıkılacaktır.

Şarkıda gayet açık ortaya konulduğu üzere; her gerçek aşkın sonunda hüzün vardır. Hüznü acıya çevirmeksizin, çekilen çilelerin kalıcılığını engelleyerek, bütünleştirerek, hukuksuzluğun ortaya çıkardığı mağduriyetleri en azından kendi cephesinden gidererek nerde kalmıştık? Nereye gidecektik? sorularını cevaplandırarak yürünmesi kaçınılmazdır.

Zira bu bizim hikayemizdir.

Doç. Dr. Turan AKKOYUN

Afyon Kocatepe Üniversitesi

Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Bölüm Başkanı

YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.