DOLAR 7,8187
EURO 9,3602
ALTIN 449,83
BIST 1.329
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
Afyon 10°C
Parçalı Bulutlu
Afyon
10°C
Parçalı Bulutlu
Pts 11°C
Sal 9°C
Çar 10°C
Per 11°C
YAZARLAR TÜMÜ

ENTRİKANIN ZİRVESİ

Turan Akkoyun
Doç. Dr. Turan AKKOYUN 1965 Yılında İzmir-Beydağ’da dünyaya gelen yazar 1986 yılında Ege Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümünü bitirdi. Lisans üstü eğitimini aldığı Dokuz Eylül Üniversitesi Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Enstitüsünde 1988 yılında Yüksek Lisansını, 1993 yılında da doktorasını tamamladı. 1986-1988 arasında Konya Meram Anadolu Ticaret Lisesi’nde öğretmenlik; 1988-1994 arasında Ege Üniversitesi Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Bölümü’nde okutmanlık; 1994-1999 arasında Afyon Kocatepe Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi’nde Yrd. Doç. Dr. Olarak görev yaptı. Görevinden ayrılmak durumunda kaldıktan sonra da araştırmalarını ve hukuk mücadelesini sürdürdü. 2011 yılında İstanbul Bahçelievler Çobançeşme Anadolu İmam Hatip Lisesi’nde öğretmenlik görevini aldı. Danıştay’ın lehine idari mahkeme kararına onamasından sonra 2012 yılında tekrar öğretim üyeliği görevine geri döndü. Kitapları ve Afyonkarahisar ile ilgili çalışmaları şunlardır: 1. Milli Mücadele ve Türk İnkılabı, İnci Ofset, Konya 1994. 2. Türk İnkılap Tarihi, Afyon Kocatepe Üniversitesi yay., Afyon 1997. 3. Ömer Fevzi Atabek ve Afyon Vilayeti Tarihçesi, Afyon Kocatepe Üniversitesi yay., Afyon 1997. 4. Mehmet Saadettin Aygen’in Hayatı ve Eserleri, Afyonkarahisar Belediyesi yay., Afyonkarahisar 2012. 5. “Kuvâ-yı Millîye’nin (Zeybeklerin) Tasfiyesi ve Bu Yönde Afyon’daki Faaliyetler”, IV. Afyonkarahisar Araştırmaları Sempozyumu Bildirileri, 29-30 Eylül 1995, Afyon 1997, ss.119-123. 6. “Büyük Taarruza Dair Notlar”, Afyon Kocatepe Üniversitesi Organizasyonu, Afyon TV de konuşma, 1996. 7. “Ömer Fevzi Atabek”, Toplumsal Tarih, nr.41, Mayıs 1997, ss.56-61. 8. “İstibdat Devrinden 12 Mart’a Bir Ömür: Ömer Fevzi Atabek”, Afyon Kocatepe Üniversitesi Organizasyonu, Afyon Ticaret Odasında Konferans, Afyonkarahisar 1997. 9. “Sandıklı Tarihine Bakış”, Toplumsal Tarih, nr.47, Kasım 1997, ss.46-54. 10. “Afyon İlçelerinin Basın Tarihi Üzerine Bir Araştırma”, Güneyde Kültür, nr.107, Ocak 1998, ss.12-18. 11. “Meşrutiyet ve Cumhuriyet Devirlerinde Afyon Basınının Kökleşmesi ve Etkisi”, Toplumsal Tarih, nr.52, Nisan 1998, ss.46-53. 12. “Türkçe İbadete Geçiş, Tepkiler ve Anadolu Basınındaki Yankıları”, Tarih ve Medeniyet, nr.49, Nisan 1998, ss.32-36. 13. “Aile Arşivleri, Şehir Tarihçiliği ve Kültürel Değeri”, Toplumsal Tarih, nr. 55, Temmuz 1998, ss. 51-55. 14. “Emirdağ’daki Aşiretlere Mahalli Bir Yaklaşım”, Tarih ve Toplum, nr. 176, Ağustos 1998, s. 63-64. 15. “Milli Mücadele’de Cephe Hududu Olarak Şuhud’daki Faaliyetler”, Tarih İncelemeleri Dergisi, Ege Üniversitesi Edebiyat Fakültesi yay., C. XIV, İzmir 1999, ss. 79-100. 16. “Afyonkarahisarın Kadınanaları”, Tarih ve Toplum, nr. 183, Mart 1999, ss. 66-69. 17. “Dr. Mehmet Saadettin Aygen’in Afyon Kültür Hayatına Katkıları”, V. Afyonkarahisar Araştırmaları Sempozyumu Bildirileri 13-14 Nisan 2000, Afyonkarahisar, ss. 509-517. 18. “Nejdet Sançar ve Mehmet Saadettin Aygen’i Anlayabilmek”, Ural-Altay Kültür, İnsan Hakları Ve Dayanışma Derneği, konferansı, İzmir 2000. 19. “Bursa Erkek Liseli Bir Sima: Dr. Aygen”, I. Bursa Halk Kültürü Sempozyumu (4-6 Nisan 2002), Uludağ Üniversitesi yay., C. II, Bursa 2002, ss. 769-774. 20. “Uludağ’ın İsim Babası”, Tarih ve Düşünce, 2002. 21. “Ömer Abuşoğlu’nun Ölümü”, Ege Manşet, 2007.
16.12.2014
63
A+
A-

İmajlar davranışları doğrudan yönlendirmektedir. İnsanları yönlendirmenin bir yolu da kabule hazır imajları ortaya çıkarmak ve yaymaktan geçmektedir. Türklerin Anadolu’ya gelmesinden çok önce Türkistan’dan – Orta Avrupa’ya ve Ortadoğu’ya kadar Türklüğün belleğinde olumsuz bir Bizans imajı zaten vardı. Bizans dayandığı temellerden dolayı kendinden olmayanlar, -‘barbar’ olarak isimlendirdiği toplulukları birbirine düşürmek-, için oldukça ince bir dış politika geliştirmiş bunda son derece başarılı olmuştu. Tarihi yönlendiren bir kültürün bu kirli siyasetten haberdar olmamasına imkan yoktu.

İskitler, Kimmerler, Hunlar, Bulgarlar, Peçenekler, Kıpçaklar, Kumanlar, Avarlar, Hazarlar, Oğuzlar, Gök Oğuzlar, Müslüman Araplar  Bizans’ın geleneksel var olma felsefesinden paylarını en acı şekilde aldılar, köşelerine çekilmek zorunda kaldılar. Battal Gazi, Danişment Gazi, Çakan Bey, Şehzade Orhan ve daha nice mertlik sembolü kahramanlar, Ortaçağ boyunca defalarca tekrarlanan kapkaranlık senaryoda ancak figüran olabildiler. Oysa başroldekileri gölgede bırakacak idealleri, dünyayı belki de tarihi değiştirecek sevdaları vardı.

Ortodoks Kilisesi, şaşaa, gösteriş, zevk, sefa, zenginlik, saltanat, merkezi düzen görüntüsü arkasına saklanmış tiksindiren eğlence, şöhret, entrika, zorbalık, sözünde durmama, yalan, dolan, kalleşlik, sahtekarlık, hilekarlık, düzenbazlık, karaktersizlik, oyun içinde oyun, ayak oyunları yanında hamleleriyle karşı tarafı birbirine düşürme, sağ gösterip sol vurmanın sonunda her türlü melanetin kaynağının orada görülmesi; kültürümüzde derin ve kalıcı izler bırakmıştır.

Böyle bir hususun, halkın anlık eğlencesi perdeye yansımaması mümkün değildi. Köy odalarında tekrarlanan, mektep kitaplarında anekdot olarak yer alan, piyeslerde zikredilen, idealistlerin hafızalarında yer eden, skolastik dönemi temsilen kalan surların çağrıştırdığı konuların fantastik senaryolarla süslenip canlandırılması hep yakın hedefte bulunmuştur. Yönetmenlerin hayalleri en az Çakan Bey’in, II. Sultan Mehmet’inkiler kadar zihinlerini uykusuz bırakmıştır.

Gerçekten Türk sinemasında çok defa Bizans’ın kültürü izleyicimizin önüne sunulmuş ve kötü imajının devamına katlı sağlanmıştır. Elbette İzleyiciye kendinden de bir şeyler vermek gerekmektedir. Bunları her filmde bulmak mümkündür. Battal Gazi, Kılıç Arslan, Kara Murat, Ulubatlı Hasan, Malkoçoğlu, İstanbul’un Fethi isimli ya da konulu filmlerde hep Bizans-Türk karşılaştırılmasıyla seyirci muhatap olmuştur. Perdede kendisine sunulan ile tarihte kendisine kurulan arasında bir “yazgı” bağlantısı kurmuş, ya kabullenmiş ya da içinde hep taşıdığı gibi başkaldırının özlemini hissetmiştir.

Sinema, Türklerin çok eski bir tarihinin olduğunu da belleğinin derinliklerine yerleştirmesini sağlamıştır. Ciddi anlamda teknik, hatta yazım problemlerine karşın izleyici Anadolu’nun ikinci ana vatan olmasını, İslam öncesinde köklü bir tarihe, haksızlık karşısında hakkı temsilen hep direnen bir ferdi mizaca sahip olduğunu, her an baskına hazır bulunması gerektiğini, yerine göre alkışlayarak yerine göre gözü yaşlı yerine göre de yine mi tarzında tepkilerle salondan çıkmakta ama hep ilgi göstermektedir.

Çocukların gelişim çağında belki de sadece eğlence amacıyla götürüldükleri bu tarz fantastik filmler, sistemli bir şekilde kurulan tuzaklara, tertiplenen entrika ile hilelere maruz kalanların kurtarıcısı olma hayallerini perçinlemiştir. Zirve yapan entrikanın bir tek kişinin zihni ve kılıcına boyun eğmesi, ardından durumun sıradanlaşması tekrar eskiye dönüş Türklerin yaylalara geri dönüşünü andırmaktadır.

Daha çok Türkistan ve Altay konuları, sadeliği, cesareti, haksızlığa başkaldırı davranışları ile karşımıza çıkan Karaoğlan filmlerinde, kahramanımızın yolunun Bizans’a düşmemsi zaten mümkün değildi. Filmler aynı kahramanların etrafında dönüp durduğundan yanında ek bir başlık afişe edilmiştir. Afişler seyirciye hitap ettiğinden onun dikkatini celp edecek şekilde dizayn edilmekte ve dizilmektedir: Bizanslı Zorba da bu düşüncelerle çekilmiş, tarihi ve fantastik film severlerin beğenisine sunulmuştur.

Gerçek tarihte de nice umutsuzların, tüccarların, dünyayı fethe yeltenen kahramanların gönüllerini efsanevi Kostantaniyye süslemişti. İnanç ufuklarında da 700 yıldan daha fazla bir zaman diliminde “ilahi müjdeye nail olabilmek”, “müjdelenen kahraman” sıfatını alabilmek adına Bizans’ın “kahbe”liğini ortadan kaldırabilme ateşi, dimağları yakıp dağlamış bitirmişti. Bu yolda erimeyi bir görev sayanların sayısı da bir hayli fazladır.

Aslında fantastik kahramanımız dolaylı olarak Bizans’ın peşine düştü. Önceliği yine yalancı, sinsi, sahtekar, hilekar, düzenbaz, entrikası zaten meşhur dünya almıştı. Dünyayı değiştirmenin yolu, onu besleyen, dolayısıyla ondan beslenen kanalları kapamak veya ortadan kaldırmadan geçiyordu. O alemin kendi içinde de adaletsizliğine başkaldırının olmaması düşünülemezdi. Ona güç veren şahıslar, kurumlar sinsiliğin ortaya çıkardığı gösterişli, yaldızlı ama bir o kadar da insanı ve insani değerleri öğüten sistemi kendi ihtirasları için bir kazanım görmekten çekinmemişlerdi.

İnsanoğlu her ne kadar parıltının arkasındaki sahtekarlığa kapılsa da, içinde var olan hakkı temsil etme çizgisinde olanlar aslında işin nereye gittiği görmekteler ama ne zaman biteceğini çözememektedirler. Zira Şehrin papazı yaşlı Mihail ömrünün ahirinde bir kız evlat sahibi olmuş, belki de oyunlarla dolu dünyalarından çıkışı göremediğinden bunu gizlemiş, gün yüzüne çıkarmamıştı. Ancak evladının gönlünü gizlemek mümkün olmamıştır. Gönül kuşu çoğunlukla düz çizgide uçmaz. Hemen bütün insan kütlelerinde böyle olmuştur.

Oysa makam ve saltanatın ortaya çıkardığı sorumsuz, kontrolsüz güç de elde edemediğini acımadan yok etmiştir. Canavarlıkla izah edilse de bu yolda ilerlemekten kendilerini uzak tutamamışlardır. Erkekler arasında savaşçılık, vuruşma, yalnızlığa mahkum etme, başka meşgale çıkarma; ordular arasında zafer, kadınlar üzerinde hakimiyet asla hiçbir şey değişmemektedir. “Madem sen yoksun ..” ile başlayan sonlar taraflar için sürekli karanlık olmuştur.

Öncelikle ihtiyar Papaz kızının gönlünü kaptırdığı kişi, çok uzaklara sürülür. Gözden ıraklaştırılarak gönülden de uzaklaştırılacağı sanılır ama gönül vazgeçmeyince önce sevdiğinin kellesi gider. Öyle ortada bir sevgi varsa ilk verilmesi gereken, ortaya konulması gereken candır. Ardından nasıl olsa başka bir alternatif üzerinde durulacaktır. Ancak sevginin bayağılaşmadığı dönemlerde o tektir, tek kişiye aittir. Hatıraları unutulmamalıdır. Bu yolda nice kültürlerde mitolojik anlatımlara karışıp bugüne ulaşan sevdalar bulunmaktadır.

Sevilen şahsının tepsi içinde kellesinin gösterilmesi de tutku yok etmez bilakis keskinleştirir. Ortamdan uzaklaşma yıllar sürer karşımıza saçları ağarmış, ama asla tutkusu sona ermeyen bir şekilde yansır. Yemen’de, Trablusgarp’de, Makedonya’da, Sarıkamış’ta, Filistin’de, Çanakkale’de, Galiçya’da kalanların arkasındakilerde durum farklı olmadığından bu durum izleyicide yankı bulur. Bundan sonrası yıkılmış gönlün barınağı; aynı şekilde yıkılmış, metruk, kuş konmaz kervan geçmez bir mekan olur.

Belki de başka tutkuları yerine getirmek için başkalarının yolu oraya düşene kadar metruk binada nasıl beslenirse öyle bir halde yıpranmış beden, ümidini yitirmiş insan olarak yaşamak denirse öyle yaşanılır. Olağanüstü şartlardaki gelişmeler elbette yine olağanüstü durumlarla kesintiye uğrar aksi takdirde sonrası herkesin malumudur.

Yağmurlu bir havada metruk binaya sığınmak isteyen yeni yabancılardan birisi artık bizim kahramanımızdır. Yanında da yoldaşı Baybora bulunmaktadır. Meçhullükler ve gariplikler içinde başka diyarlara gitmiş metrukün eski sahibi, onları kilitli kapı ardında bırakıp sevdiği hatırlatan başsız kuklasıyla karşılaştırır. Gariplikler içinde meydana gelen yangın kuklayı yakar. Oysa yüreğinde yanan, kellesi alınan kalbinin bir parçasıdır. Kahramanımızın temposu yükselir. Yangından, kilitten kurtulduğu gibi hatun kişiyi de gömülü olduğu kabus mezarından çıkarır.

Artık sefer vakti gelmiştir. Hedef: entrikaların, kalleşliklerin, kahpeliklerin, ihanetlerin, soysuzlukların, rezaletlerin, kepazeliklerin, zulümlerin, hergeleliklerin, her türlü melanetin gösterişli ve gizemli merkezi konumundaki şehirdir. Onları kim durdurabilirdi ki.

Kepazelikler içindeki yönetimde her ne hikmetse bütün filmlerde papazlara büyük saygı gösterilmektedir. Bu da Hıristiyanlığın özünden uzaklaşmanın perdeye yansımasıdır. Fantastik kahramanlarımız da bundan yararlanarak güç duruma düştüklerinde çıkışı o kılığa bürünmekte bulurlar.

İzleyiciyi çekme, eğlendirme belki de oyalana adına tarihi filmlerde de bazı sahneler de eklenir. Öyle ya sanat yapmaktadırlar. Sanatın içinde de zevk olmalıdır. Zevk, sefanın boyutunu beyinden ziyade reyting belirlemektedir. İzleyiciyi de çekip kasayı kuvvetlendirmenin bir yolu olarak da düşünülmüş olabilir.  Ya da yakın gelecekteki ahlaksız kapının kilidini açabilmek için ortalığa anahtar bırakmak ….

Bizans’a girildiğinde yine papaz kostümü sahne alır. İlkinde genelde işe yararken bu defa yük getirir. Fantastik film olur da zindan olmaz mı hem de defalarca. Hem de bir araya gelmesi mümkün olmayanlarla.

Zira zindanlar bir iletişim, haberler, buluşma ve kavuşma yeridir. Yıllardır unutulanlar oradadır. Hemencecik bulunuverir. İşkence, kırbaç, ihanet, oyun, plan hepsi zindan da alabildiğince hüküm sürmektedir.

Zorba ve zorbalık karşısında artık Karaoğlan‘ın sahne alma zamanı gelmiştir…

Doç. Dr. Turan AKKOYUN

Afyon Kocatepe Üniversitesi

Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Bölümü Başkanı

YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.