Afyonprestij – Afyon Haber – Sondakika Afyon – Afyonkarahisar Haberleri- Afyon Gazeteleri – Gazete Haberleri

ÇEVRE

4 views
22 Mart 2016 - 17:03
ÇEVRE

Dün – bugün – yarın kavramlarıyla birbirine bağlanan, sevinçlerini, zaferlerini, mutluluklarını, üzüntülerini, sıkıntılarını, kederlerini, hüzünlerini birleştirebilen insanlar, geçmişi ve geleceği ile bütünleşen bir milleti meydana getirir.

Toplumun sağlamlık seviyesini de görüp geçirdikleri, yürüdükleri, atlattıkları, ürettikleri ortaya çıkarır. Gururu, sevinci, üzüntüsü, kederi, birlik, beraber gibi hususların birbirine karışmış halde karşılanması söz konusudur. Bazen olumlular, bazen olumsuzlar bazen de karma bir şekilde sıralanan olaylar teker teker yaşanamayabilir. Bireysel ya da toplumsal bir çok örneğine şahit olunduğu gibi olumlunun içinde olumsuzluk, olumsuzun içinde de olumluluk gizlenebilir.

Birey ya da topluluk benzer hususları defalarca yaşamak zorunda kalabilir. Ders çıkarmanın ötesinde bedel ödemek de mevzubahis olabilir. İdealler çok geçmeden peşi sıra gelen zaruretleri kendisine çeker. Neticede birey evlatlarıyla yarına ulaşacak ya da ulaşamayacaktır. Hayatın bütününü geçip, geriye bakılıp öze inildiğinde tek başarı burada yatar. Gerisi laf u güzaftır. Doğu kültüründe oğul ile anılmanın çok başka bir anlamı bulunmaktadır. Dış etki arttıkça baba daha da öne çıkmıştır.

Mantık çok kabul etmese bile baba – oğul karşılaşması Oğuzhan, Yavuz Sultan Selim, Şehzade Mustafa gibi olaylar yüzünden kültürümüzde nesiller boyunca anlatıla gelmiştir. Bunlar sonradan kurgulanmış senaryolar olmayıp bilakis hep yaşanmış gerçeklerdir. Etrafımızda da benzer acı hatıralarla dolu bir çok misaller bulunmaktadır. Karşılaşmada incir çekirdeğini bile doldurmayacak hususlar ön planda ise ibret olarak değerlendirilir. Ancak toplumsal bir realiteyse hep bir özlemin yorumudur. Mazlumların, çaresizlerin, bitap düşenlerin, yarından endişe edenlerin özlemidir bu. Ateş düştüğü yeri yakmaktadır. Bir dağ yanıp gitmekte iken diğerinin haberi dahi olmamaktadır. Birilerinden medet ummaktansa kendisini, geleceğini ortaya koyanların “yeter” diyebilenlerin ileri çıkışıdır.

Türklüğün bir ölüm-kalım savaşıyla “ata yurdu”nu kurtarmasından altı ay sonra Payitahtta dünya geldi. Neredeyse bütün kaynaklarını, imkanlarını kullanan ezelden beridir varlığını dosta düşmana kabul ettiren toplum öncesinden çok daha zorlu bir mücadeleye dahil olmuştu. İnsanımız bunun üzerinde duracak vakit dahi bulamamıştı. Sanki odanın birisinden diğerine geçilmişti. Bağımsızlığın sevinciyle bedeli iç içe girmişti. Dün herhangi bir şey yaşanmamışçasına yaylalara geri dönülmüştü. Kaldığı yerin çok daha gerisine düşülmüş olmasına karşın bağımsızlık kurtarılmıştı. Diğer hususların önemi yoktu.

Dünyanın yeni üyesi hiçbir şeyden habersiz bir şekilde çevresini keşfetmeye koyulduğunda daha o anda hiç vakit kaybetmeksizin ailesiyle karşılaşır. O an için dünya bundan ibarettir. Ancak gezegenin hızı, etkisini çok geçmeden kendisini kabul ettirir. Keşif harekatı hemen herkese göre ayrı bir istikamette gerçekleşir. Çocukluğu Bakırköy’de geçer. Haliyle hareketlilikten o da payına düşeni alır.

Fikir tarihimizde çok yazan “sivri” kalemlerden birinin oğlu olarak, kitaplara merakı küçük yaşlarda başlamış, böylelikle hayal ufkunu genişletmiştir. Ancak mum – aydınlatma – erime misali birçok fikir adamında olduğu gibi babası ile mesafesi hep açık kaldı. Mesafeyi kalıcı kıldı. Diğerlerinden farklı bir şekilde “Atilhan” soy adını taşımamayı tercih etti. Kamuoyu tarafından hep merak edilmesine karşın, üzerinde de durmadı.

Fikir – düşünce – sanat alanlarının kapsamında onların sihrine kapıldı. İstanbul’da yaşamanın avantajıyla halk edebiyatını, folkloru, batı edebiyatını mizah, gölge sanatlarını çok erken yaşlarda tanıma fırsatı buldu. Dünya edebiyatındaki meşhur Pollyana‘dan fazlası ile etkilendi. Edebi sanatlara dayalı etki, kendisini sahne ve perdeye çekti. Aslında aynı husus çağdaşları için geçerli olmasına karşın, o bu yönde ilerlemesini sürdürdü.

Onun gelişim çağları aynı zamanda sinemamızın da kendini göstermeye başladığı yıllardı. Çocukluk dönemlerinden itibaren birlikte olduğu Münir Özkul, Sırrı Gültekin, Sadık Şendil, Kenan Pars gibi arkadaşları beyazperde yolculuğunda kendisini etkilemiş olmalıdır. Ne de olsa üzüm üzüme baka baka kararmaktadır. Bireyin arkadaş, meslek, eş seçimi geleceğini doğrudan belirlemektedir. Doğru zamanda doğru kişi, doğru iş, doğru eş başarının gerçekleşmesini kolaylaştırmaktadır.

Daha lise yıllarında sinema endüstrisinde oyuncu, senarist olarak boy göstermiştir. Kavak yellerinin daha dinmediği erken yaşlarda, ışıkların sihrine kapılmış ancak tek noktasında kalmamıştır. Enerjik, maceracı, meraklı olunan delikanlı yaşlarda gözünü budaktan sakınmadan yürüyenler hep farklı olmuşlardır. Sinemacılık da çeşitliliklerden beslenmiştir. Akımlar da dahil olmak üzere sektörün farklı kesimlerinde kendine seçkin bir yer bulmuştur.

Kırk yaşına ulaşmadan birçok mecmuada sayısız hikaye kaleme aldığı gibi üç tane de kitap yayınlama başarısı göstermişti. Basın yayın organları sütunlarında onu görmek istemekle birlikte, o ise gönlünü beyazperdenin ışıltısındaki gizemine bırakmıştır.

Zorlu yıllarda meslek tercihi söz konusu olmamıştır. Hamallık ona hayatı da sırtlamayı öğretmişti. Figüranlık, jönlük ve mizah yazarlığı serüveni sonrasında tiyatro haricinde bir arayışa giren sinemada, karşılıklı arz – talep ortaya çıkmıştır.

Türk sineması tarihinde önemli bir yere sahip olan, Cahide Sonku’nun yapımcılığını üstlendiğini Vatan ve Namık Kemal filminde figüranlıkta başarı göstermiştir. Kendisini destekleyen sinemacı dostları da bulunmaktadır. Gelinen noktada kalınması başarıyı çok geçmeden anlamsızlaştırmaktadır. Bunu engellemenin tek yolu daha da ileriye çıkmak, başarılara yenilerini eklemektir.

Filmciliğimizde bir karakter tuttu mu yol uzar, ömür olur. Sinemada da, ekranda da durum değişmez. Dünyayı kurtarmaya girişen de dünyaya diklenen de farklı ortamda arkası kesilmeden sürer gider. Sinema ve ekran geleneğinde bu durum hiç değişmemiştir. Demokrat Parti iktidarının başlarında Vatan ve Namus filmindeki kötü adam karakteri ile elde ettiği başarı onun beyazperde yolunu belirleyecektir.

Rol aldığı filmlerde senaryo sıkıntıları ortaya çıktığında yönetmenler, onu gözlerinin önünde bulundurdular. Üretken bir kalem sahibi babanın çocuğu, film, roman dünyasının tam ortasında boy atmıştı. Hayallerini kaleme alma konusunda kendisini gösterdiği gibi, yazdıklarını yaşama konusunda oldukça maharetliydi. Kalemi özünde ve çevresinde yaşanan, yaşanması muhtemel olan hususları zorlanmadan kağıda dökmüş, onlarda beyazperde yansıdığında toplumda karşılık bulmuştu. “Senin annen bir melekti yavrum.” Özlemi, çaresizliği, saflık taşıyan sevgiyi tek bir cümleye sığdırıvermişti. Eleştirilirken bile hatırlanmayı sağladı.

Çok geçmeden Can Yoldaşı filmindeki artısı ile peşi sıra bir çok filmin senaryosunu yazdı. Zeki Müren ile Belgin Doruk’un Kırık Plak‘ı da aynı acemilik günlerinde kaleme aldı. Acemilik ürünleri bile onun ne kadar kudretli bir kaleminin olduğunu ortaya koymuş, vazgeçilmezliğini herkese kabul ettirdi.

Birçok oyuncuda, senaristte misali görüldüğü gibi hayatını devam ettirebilmek için sinema ile iştigal etmek yeterli değildir. Sümerbank fabrikasında işçi olarak çalışırken bir koltukta birden fazla karpuz taşınmadığından kovulur. Artık tam gaz senaryo yazmaya koyulur. Başka da bir çıkışı bulunmamaktadır. Senaryo akımının öncüsü olur.

İlk andan itibaren tabiri caizse kalemi serilik kazandı. Bazen silinemeyecek bir şekilde, yıla damgasını vurdu. 1966 yılında çekilen tam otuz iki filmin senaryosu ona aittir. Her birisi ilgi görür ve dikkate alınır.

Göç yolda düzülür kuralı tam olarak işlediğinden kendi yöntemini kendisi geliştirir. Başkalarını dikkate alsa da kendi usulünü ortaya koyar. Türk sinemasında senaryo denildiğinde o akla gelmeye başlar.

Basın, yaşanan günün bir takım olaylarını kayıt altına almaktadır. O günden bazı kırıntıları kurtarmaktadır. O da bu kırıntılardan yeniden kurgulama yapabilmek için ulaşabildiği bütün gazetelerin okuyucusu olur. Onları senaryoya aktarır. Bilhassa üçüncü sayfa haberlerinden kesip ayırdıkları ile zengin koleksiyonu oluşturur.

Daha önce de ifade edilen “senin annen bir melekti yavrum” sinema tarihimize kazınmış bir repliğidir. Anadolu insanı bunu hiç garipsemeden, küçümsemeden hatta eleştirmeden kendisiyle özdeşleştirmiş ve kabul etmiştir.

Milli sinemanın kurucusu Yücel Çakmaklı’nın filmlerinin hemen tamamının senaryosunu o kaleme alır. Milli sinema içinde edindiği yer, hiçbir başarının tesadüfi olmadığını bir kere daha tarihe not düşmüş olur. Bu da kalemindeki genişliği ortaya koyar.

Boğazın iki yakasını geçerken bir senaryoyu bitirdiğine dair söylemler bulunmaktadır. Elli kadar filmde oyuncu, sekiz yüzünde de senarist olmuştur. İstatistiki veriler üzerinden de yorumlar yapılmaya gerek kalmamıştır. 2004 yılında hayata gözlerini yumsa da sinemada kalıcı izler bırakmıştır.

Doç. Dr. Turan AKKOYUN

Afyon Kocatepe Üniversitesi

Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Bölüm Başkanı

HABER HAKKINDA GÖRÜŞ BELİRT
Yorum Yok
YASAL UYARI! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen kişiye aittir.

Sitemizde yayınlanan haberlerin telif hakları gazete ve haber kaynaklarına aittir, haberleri kopyalamayınız.