Saime Bircan Sak

Saime Bircan Sak

Aşk Nedir?

-Aşk nedir? diye sordu kadın. -Ben aşka inanmam, dedi adam. İşten çıkarılmıştı. Omuzları düşük, yüzü solgun, yüreği yorgundu. Bitkin adımlarla çöküvermişti koltuğa. Bir daha hiç kalkamayacak gibiydi. Nasıl söyleyecekti karısına bu tatsız haberi, tam da aybaşı yaklaşırken. Akşama kadar dizilerdeki aşkları izleyip onu beklemişti kadın. Biraz da süslenip püslenmiş, özenmişti doğrusu. Televizyondaki uygun tariflerden güzel bir de sofra kurmuştu. “Galiba hamileyim” diyecekti. İçi kıpır kıpır, yüreği bir hoş; ateşi yanaklarına vurmuştu. Yıldızlar oynaşıyordu gece mavisi gözlerinde. -Hani denize girersin, tenin ürperir, çırpınırsın, dalgalarla boğuşursun, çıkınca güneş kavurur bedenini, kumsala bırakıverirsin kendini. Teninde tuzu kalır suyun.  Gider bir duş alırsın. Yeniden doğmuş gibi tazelenirsin. Kanın daha hızlı devinir damarlarında. Yüzün pembeleşir. Cildin bronz oluverir. Gözlerin parıldar. Saçlarında kalan su zerrecikleri çiçeklerin üstündeki çiğ taneleri gibi göz kırpar güneşte. Fark edilirsin. “Ne güzel yanmışsın” derler görenler. İşte böyle gönüllü yanmaktır aşk. İzi bir süre kalır tende. Güzelleştirir insanı. İlk kızarıklar geçinceye kadar çok acı verir bazen.  Acılardan geriye kalansa sevgidir. -Deniz beni ürkütür, dedi adam. Onu ürküten bu yaşam deniziydi. Genç yaşında yorgundu. Bu yarım yamalak tekneyle fırtınalara nasıl göğüs gerecekti. Nasıl çıkacaktı bu arkası görünmeyen kara geceden, güneşi nasıl görecekti bu koyu sisten. -Hani güneş batarken bir kızıllıktır kaplar gökyüzünü. Sonra yavaş yavaş kaybolur. Kısadır ama delice güzeldir gün batımları. Sonra gece olur. Kararır gökyüzü. Ya ay çıkar aydınlatır, ya da yıldızlar. Bazen de kararır kalır sabaha dek. İşte aşk o geçici kızıllıktır. Kısa, keskin, olağanüstü ve romantik. Bile bile aldanmaktır aşk. -Gün batımları hüzünlüdür, dedi adam. Hüzün, koyulaştı içinde, yüzünde kararıp taht kurdu. Yaklaşmak güçtü yanına. -Hüzün aşka yakışır. İlk coşku geçince hüzün kalır geriye. Bu hüznün değerini bilenler yeniden aşık olduklarında çoğalırlar tükenmek yerine. Hani günlerdir bir şey yememişsinizdir, aç, susuz ve uykusuz. Bin bir çeşit yiyecek düşlerken sıcak bir somun ekmek ve bir yumak peynir düşer avuçlarınıza. Ekmeğin kokusu burun direklerinizi sızlatır, sıcaklığı içinizi ısıtır. Doyasıya yersiniz. Tüm ziyafet sofraları yanında hiç kalır. Bir de kana kana su içersiniz üstüne. Bir daha hiç acıkmayacağım sanırsınız. Ama geçici ve harika bir tokluk hissidir aşk. Kadın otuz yaşın ve ilk anneliğin heyecanıyla mutfaktan çorbayı getiriyordu. Dumanı umut tüten, eşinin çok sevdiği mercimek çorbasını. Biraz karnı doyup yorgunluğu geçince söyleyecekti güzel haberi. Adam gözlerini yummuş, yığıldığı koltukta sözcükleri yan yana dizip ağırlıklarını ölçüp biçmedeydi. Kadının yüzündeki ışıltıyı göremedi. Sesinde uçuşan neşeyi sezemedi. Onu masaya çağıran elindeki sıcaklık, sesindeki yumuşaklık öfkesini kabarttı. Öyle bir itti ki kadını kaynar çorba tenceresi kadının bedeninden çok yüreğini yakmıştı. Aşk; seni yakan ateşe gönüllü atlamaktır. Sonra da yaraları kendi kendine sarmaktır. dedi içinden. Saime Bircan Sak

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Saime Bircan Sak Arşivi